27 Ekim 2010 Çarşamba

Hepimiz Katiliz...




Yazının gidişatından haberim yok, nereye gider buna kendi karar verecek. Ama ille de bir giriş yapmak gerekirse topallamak değil de toparlamak yerine şöyle denenebilir: BU ÜLKEDE İNSANIN KATİL OLMAMASI İÇİN HİÇBİR NEDEN YOK...


Evet bu aslında yazıyı oluşturacak fikrin, aklımdaki taslağını en iyi ifade eden kelimeler bütününün ta kendisidir. BU ÜLKEDE İNSANIN KATİL OLMAMASI İÇİN HİÇBİR NEDEN YOK!..


Neden mi?

Bunun cevabı sizde, ailenizde, yaşadığımız toplumun ortak karakteri icabınca herkeste.

Hepimizin yaşamı, aslında içinde katil büyüten bir insanı oluşturma sürecine hizmet etmektedir.


Nasıl mı?

Deneyelim, bakalım açıklayabilecek miyiz?!.


Mesela en basitinden, daha doğar doğmaz adımıza kurban kesilir, kırkımız çıknca yine kesilir ve kesilen hayvanın kanı alnımıza sürülür. Yani hayata damgalı katil adayı olarak başlıyoruz. Gün geçiyor büyüyoruz, bu ritüeller etrafımızda sergilenmeye devam ediliyor. Pipimiz kesiliyor, canımız yanarken "erkek" olmanın gururunu yaşatıyorlar bize, acımızla eğleniyorlar. Kurban Bayramı diye bir geleneğimiz bir dini vecibemiz var ki sormayın. Daha doğar doğmaz içine düştüğümüz bu toplumun içinde gelişirken, sosyalizasyon sürecimizin bu en önemli dönemlerinde kan görmeye alışık hale getiriliyoruz. Kurbanlarımızla beslenmeyi öğreniyoruz, onların canı yokmuşcasına, onların yaşam haklarına saygı duymaksızın, medeniyet adına vahşice büyütülüyoruz.


Artık Kurban kesimleri beli merkezlerde yapılsa da halen kan akıtmak için canlı canlı hayvanın boğazına gidiyor bıçak. Kaçımız kuzu şiş yerken yediğimiz şeyin aslında doğanın en güzel yavru canlılarından biri olduğunun farkındayız? Kaçımız yediğimiz şeyin aslında bir canlının elinden yaşam hakkı alındıktan sonraki hali olduğunu görüyoruz?


Yaşam hakkına kültürel olarak bu kadar yabancı olan bir toplum olarak, hayvanların ölümünü, kendi saçma geleneklerimiz adına meşru görürken nasıl olur da insanların yaşam haklarını savunacağız?


İnsan olmanın bilincine varamayan bu çoğunluk için gerçekten üzülmek dışında birşey gelmiyor elimden. Yarattıkları katil psikolojili çocukların sokak hayvanlarına çektirdikleri eziyetleri gülerek izleyenler, sevgiden önce nefreti ve öfkeyi empoze eden aileler bu durumu daha ne kadar görmezden gelecekler.


Geleneklerle işlene bu psikoloji milli düşüncelerle daha da belirginleşiyor, askerde adam öldürmeyi bilgisayar oyunlarında adam öldürmekle karıştran milyonlarca insan olduğuna bahse girebilirim. Zira ABD'nin Irak savaşında savaşmaları için seçtiği birçok kişi bilgisayar oyunlarını turnuvalarında dereceye girmeyi başaran (!) insanlardan oluşuyordu. Oyun oynamadıklarını, kurşunu yedikten sonra bir daha ayağa kalkıp sayısız defa ölme hakkına sahip olmadığını, yani yaşadıklarının oyun olmadığını öğrenmeleri içim ölümle birkez burun buruna gelmeleri gerekiyordu, geldiler. ABD'de en yaygın meslek dallarında birinin PDR olduğunu söylesem mübalağa etmiş sayılmam sanırım. Vietnem savaşı bozgunu ve sonrasında yaşananlar buna güzel örneklerç Psikolojisi altüst olan insanlar topluma yeniden kazandırılmaya çalıştırıldı. Ne kadar başarılı oldukları geçirilen cinnet nöbetleriyle oranlanabilir sanırım.


Neyse ülkemize dönelim.

Psikolojik olarak altüst olan nesillerimiz, toplumumuzun altüst olan psikolojik yapısına uygun olarak yetişiyorlar. Yani toplumumuzun toplu olarak rehabilite edilmeye ihtiyacı var.


Yukarıda bahsettiğim kurban geleneği, insan hayatının da hayvanlarınkiyle eşdeğer tutulmasına yol açıyor. Katliamlar zihinlerde, içgüdüsel olarak meşrulaştırılıyor. Askerler ölüm mangalarına dönüşüyor, insanlar magandalara... Futbol terörü neden hiç gündemimizden düşmüyor dersiniz? Acaba bu adamlar toplumun geri kalanından ne kadar farklı bir pikolojiye sahipler? Ben şahs olarak pek büyük bir fark olabileceğine inamıyorum. Çünkü bu toplumumuzun karakterine en uygun yaşam biçimi...


Ogün Samast'la ilgili olarak "bir çocuktan nasıl olur da böyle bir canavar yarattık" soruları havada uçuşuyrdu basında. Acaba kaç basın mensubu toplumun içerisinde bulunduğu bu psikolojiyi sorgulama cesaretini gösterdi? ben denk gelmedim...


Ogün Samast da her türk genci gibi geleneklerine bağlı olarak yetiştirildi. Militaristti, ırkçı bir milliyetçiydi, faşist olmuştu, devletinin bekası için herşeyi yapabilirdi ve bunlar hep o sosyalizasyon sürecinde kendisine empoze edilen düşüncelerdi. Bu onu suçsuz biri yapmaz elbette, yaptığı insanlık suçu sayılacak eylemi aklamak amacıyla hiç yazılmadı. Ama şöyle bir gerçek olduğunu düşünüyorum; bu ülkenin yazılı ve görsel tüm medya organlarında savaş naraları atılmakta, okullarında ırkçı eğitim verilmekte ve bu devlet eliyle meşru bir zeminde yapılmakta, 85 yıldır dindirlimek yerine durmadan körüklenen bir etnik düşmanlık resmi olarak yürütülmekte. Çocukluğunda kanın oluk oluk akışına şahit olan bir "çocuk" olarak devletin bu "psikolojik desteğini" (!) arkasına alan hangi çocuk normal bir vatandaş olabilir...


Mafyavari filmlerin bu derece rabet görmesinin altında da acaba bu yetiştirme tarzı ve osyalizasyon sürecinin bir etkisi olabilir mi?

Cevap veriyorum; OLABİLİR...


Toplum timsah gözyaşını bir kenara bıraksın artık, en azından ben yutmuyorum bu numaraları.


"Kendi düşen ağlamaz" diye bir lafı vardır büyüklerimizin. Toplum olarak da militarizme, faşizme ve devlet terörüne ve sapıklığa sessiz kalarak, Ogün Samast'ları yaratanlar bu toplumun kendisidir. Bu adamlar uzaydan ya da başka bir ülkeden gelmediler ya, bu toplumdan türediler. Ve onbinlercesi daha var sırada. Hergün TV ve Gazetelerde boy boy linç haberleriyle karşılaşıyoruz, bunları yapanlar işte bu insanlardan başkası değil. Fatmagül'e tecavüz edenlerin zihinsel temellerini soruşturacağımıza, kız başına dışarda ne işi var gibi saçma sorular sorarak anca yediğimiz b.ku tatlandırmayı başarabiliriz tolum olarak.


Toplumda kendine ilerici diyen ya da fiili olarak bu rolü üstlenmiş olan tüm demokratik kurumların birleşip ortak zeminde devletin militarist ve kurumsallaşmış faşist ideolojisine karşı savaşması gerekmektedir. Kürt lafını duyunca kanı beyninie sıçrayanlar kemdileriyle başlamalı bu savaşa, işte tam da bu kişiler "kendi düşen"ler kısmını oluşturuyorlar toplumun. Dolayısıyla onlara "ağlamak" yakışmaz. Toplum olarak gelenek ve göreneklerimiz dahil içerisinde şiddet barındıran tüm ögeleri dışlamalıyız. Yoksa katil olmamak elde değil, katil olmak ise çok kolay..

Bu sosyo-psikolojik vakanın tedavisinde Türkiye'deki tüm PDR uzmanlarına ihtiyacımız olacak. En fazla da bu ülkenin onurlu, şerefli, vicdanlı aydınlarına ihtiyacımız olacak.



*PDR ( Psikolojik Danışmanlık- Rehabilitasyon)

4 Ekim 2010 Pazartesi

İnsan ve Özgürlük Sorunu Hakkında Kişisel Fikirler.



















İnsanoğlu düşünmeye başladığı ve kendi varlığının farkına vardığı andan itibaren üzerinde en çok durduğu soru "ben kimim?" olmuştur. İnsan n
edir?, diğer canlılardan ya da şuradaki taştan beni ayıran özellikler nelerdir?'i sorgulamıştır. Bunu için sorgulayan kadar varılan sonuç mevcuttur.

İnsanoğlu bu soruyu sorduktan ve kendisi hakkında fikir üretmeye başladığından itibaren ise, kendisi olmayanlar hakkında düşünmeye başlamıştır. Kendini başkasında, başkasını da kendisinde bulmuştur sorduğu sorularla. Ama en ilkel bağlardan biri olan "Aile" bağları dahil, insanların birbirleriyle olan ilişkileri, sorumluluk ve özgürlük bu soruları takip etmiştir. Özgürlük fikrinin ortaya çıkışı kuşkusuz onun olmadığı bir aşamada meydana gelmiş olmalıdır. Tutsak olan ya da çeşitli bağlar ve sorumluluklarla başkasına bağlı olan insan, bu bağı ve bireysel özgürlüğünü sorgulamış olmalı.

Acaba özgür müyüz?

İnsan'ın insan olması onun seçtiği bir durum değildir, dolayısıyla insan bu özelliğini özgür olarak seçememiştir. Bunu gibi fiziki kimi özellikler müdahala edilemeyen, tercih edilemeyen veya atfedilen değerlerdir. Kişi cinsiyetini de seçemez, bu da doğuştan gelen bir özelliktir. Ama kişi kim olduğunu ve kim olması gerektiğini kendisi seçebilir ve bu özgürlüğe sahiptir.

Örneğin, bir insan yeterli ya da yetersiz bilgisiyle bir çözümlemeye varır ve inşaatta çalışan bir işçi olarak yaşamını sürdürmeye karar verebilir. Bu zorunlu olarak yapılan bir tercih de olabilir, önemli olan zorunlu da olsa bunun bir tercih olmuş olmasıdır. Bu insan işçi olmayıp açlıktan ölmeyi de seçebilirdi, ama bunu yerine yaşamak için gerekli olan maddi varlıkları kazanmak amacıyla işçi olmayı tercih etti. Ya da toplum onu bunu seçmeye itti. Burda sanırım tam bir özgürlük söz konusu olmamalıdır. Çevre etkilerini göz ardı edersek bize böyle gelecektir, ama çevre şartları göz önüne alınırsa insanın birçok konuda iradesini başkalarına teslim ettiğini görebiliriz. Yarım da olsa bu seçenekler arasında tercih yapmaktır ve tercih yapmak özgürlüktür.

Özgür müyüz?

Özgür değiliz, ama özgürlüğe mahkumuz. Alın yazımızda özgürlük yazıyor, özgürlük için savaş, bireyin kendini var etmesi süreci demektir. Kişi kendini var etmeye başladığı andan itibaren kalabalıklar içerisinde kendini ayırt etmeye, kendi bilincine varmaya başlar. Kendi bilincine varmaya başladıkça da toplumdan giderek kopar ve "özgürleşen birey"e dönüşür. Burda önemli olan konu şudur ki, özgürleşen birey saly bireyden ziyade, toplumun değer yargılarından soyutlanıp, onun moral değerleinden uzaklaşıp ondan bağımsız düşünmeye başlar. Bu önyargılardan uzak, sorgulamacı ve anlamaya yönelik bir çabadır ve topluma karşı bir sorumluluk olarak karşımıza çıkar.

Özgürleşen birey, sorumluluk bilinciyle hareket ederek kendini karşılaşacağı durumlara karşı hazırlıklı olmaya iter. Bu onu eylem adamı olmaya yönlendirir. Burda eylemden kasıt salt yürüyüş ya da protesto değildir. Düşünmek dahil, verilen tüm tepkiler özgürleşen birey'in özgürleşme serüvenini özetler niteliktedir. Hayata karşı, kendine karşı, topluma karşı, aileye karşı var olan ve etrafınıs aran sorumluluk çemberinden sıyrılamaz. Ama etrafını saran bu çemberin, yani sorumluluk çemberinin bilincinde hareket ederek, gerçekleştirdiği eylemin sonucuna katlanmayı yani sorumluluk almayı bilir. Özetle sorumluluk çerçevesinde tercih yapmak zorunda kalır. Tercih etme bilincine vardığında ise özgürleşmeye başlamış demektir.

Zorunluluklar sorumluluk olarak karşısına çıkar ve o bu zorunlulukların sorumluluğunu alıp almama kararıyla özgür eylemini gerçekleştirir. Gerçekleştirdiği eylemin sonucu ise tercihe bağlı olarak değişeceği için, insan geleceğini tasarlamış olur böylece. Tercih ederek, geleceğini tasarlamaktadır özgürleşen birey.

Aslında hepimiz bugün verdiğimiz kararlarla geleceğimizi tasarlıyoruz. Hayaller kuruyor ve ona göre adımlar atıyoruz. Şartlar bizi yönlendirse de yine de tasarladığımız geleceği yaşamış oluruz. Bu sebeple geriye dönüp baktığımızda yalnızca bugüne ulaşma cabasını görürüz. Çünkü dün yaptığımız tercihler bugünümüzü şekillendirmiştir. Bugün ise bu süreç devam etmektedir. Yaptığımız tercihler geleceğimizi şekillendirmeye devam ediyor. Ve birey bunu bilincinde olarak nasıl bir hayat yaşamak istediğine karar vermeli. Ya özgür bir hayat seçecek, geleceğini tasarlayacak ya da tasarlama işlerini başkalarına bırakacak ve hayatı tribünlerden izleyecek. Bu insan ikinci durumda geleceğini dolayısıyla hayatını başkalarının insafına bırakmış demektir. Ve onun yarını, başkaları tarafından şekillendirileceği için asla özgür olmuş olmayacaktır.

Bizim burada savunduğumuz özgürlük anlayışı tüm insanlara hoşgörüyü ve hümanizmi de içerisinde barındırmaktadır. Zira her kesin geleceğini tasarlama hakkının varlığı onların özgürlüklerine ve hayatlarına saygı duymayı zorunlu kılmaktadır. Bu onun zorunlu bir sonucudur.

Bu düşüncelerin temelinde varoluşçu felsefenin derin izlerini göreceksinizdir. Bu düşünce yaratılmış hazır kalıp insanı reddeder ve kendini yaratan, geleceğini tasarlayan özgür insanı merkezine alır. Bu sebeple hümanist ve akılcıdır. Bir tanrı fikrini de red etmektedir, ve benim düşüncem insanın tanrı olduğu yönündedir. Kendisinini bugününün ve yarınının özgür belirleyicisi olarak kendi tanrısı yine insanın kendisidir. Çünkü insanın kendisi üzerinde sınırsız tercih hakkı vardır. İsterse onursuz bir insan olabileceği gibi bir dindar da olabilir, bir budala da olabilir bir bilim adamı da. Sonuçta bunu insanın bugün yaşadıkları belirler.

Gelecek; dünün torunu, bugünün çocuğudur.