gelmek ve gitmek arasında gelgitler içerisinde,
uykulu muyum, uykusuz muyum?!. bilemiyorum...
gözlerim kapanıyor bazen seni izlerken,
izlediğim ben miyim yoksa sen mi?!. göremiyorum...
şizofeni değil bu hayır!
yanlış anlıyorsun.
sadece farkına varmak senin ve benim,
farkına varmak hayatın...
karmakarışığım bu aralar, haberin olsun.
gelmek ve gitmek arasında gelgitler içerisindeyim.
ya geleceğim, ya gideceğim... bilemiyorum...
27 Temmuz 2010 Salı
23 Mayıs 2010 Pazar
Köroğlu, Dadaloğlu şimdi de Kılıçdaroğlu (!)
Amaç, burada yukarıda adı geçen insanları aynı kefeye koyup terazide bir dengesizlik meydana getirmek değildir. Amaç nedir? diye soracak alursanız, bir amaca hizmet etmeyen (!) bir amac takip edilecektir yazıda.
Köroğlu ve Dadaloğlu yiğitlikleriyle nam salmış, Anadolu'nun halen söylenilegelen ve okunan birçok halk şiirinin yazarlarıdırlar. Elbette yazar-şair olmaları bizim konumuz değil, onlar hakkında halkı tarafından meydana getirilen yığınla külliyatla da ilgilenmeyeceğiz. Ancak açık ve gerçek olan birşey varsa Köroğlu ve Dadaloğlu'nun hala Anadolu halkının toplumsal belleğinde kendilerine yer bulabildikleri gerçeğidir. Aradan asırlar geçse de, her yaşanan olay yaşandığı topluma yeni kahramanlar yeni yiğit evlatlar bahşetse de, bu insanların yarattıkları değerler, yüzyıllarca Anadolu toprakları üzerinde halkı sömürenlere ve onlara zulm edenlere karşı bir korku unsuru oluşturmuştur.
Zaman zaman onlardan etkilenen yağız delikanlılar, yiğitler elde silah zalime karşı savaşmayı göze alabilmişlerdir. Eşkiyalık eğer insanlarda korku yerine sempati uyandırıyorsa, bunun sebebi Köroğlu ve Dadaloğlu gibi yiğitlerin yaptıklarıdır.
Konunun Kılıçdaroğluyla alakalı sayılabilecek yerleri nerelerdir şimdi buna değinelim. İlk anda sadece basit bir kafiye uyumu olarak akla gelen bu çağrışım, insanların kendilerine bir umut olarak gördükleri, halktan geldiğini ve halka karşı yapılan hak ihlallaerine karşı bir şovalye gibi savaşacağını duyuran K. Kılıçdaroğlu'na yapılabilecek en önemli jesttir. Zira kendisi her ne kadar sosyal demokrasinin egemen olması için çalışacağını ve zalimleri kovacağını, refah devletini Halk'a yayacağını ve daha başka reformlar yapacağını söylese de bunu nasıl yapacağını söyleyemiyor.
AKP'nin alçakça ve utanmazca sürdürdüğü özelleştirme maskeli satışları tekrardan kamulaştırma sinyalleri verse de konuşmasında, parti yönetimine sermaye'nin temsilcisi olarak aldığı insanların bu hedeflere nasıl bir samimiyetle yaklaşacağı muamma. Aslında muamma değil ancak insanlar hala onlardan Sosyalist (!) miş gibi davranmalarını beklediklerini gördükçe bunu "yaşayıp gürülecek" ve ibret alınacak bir yaşam kavgası gösterisine dönüşmesini beklerken olacaklar muamma olarak kestirememek daha uygun olacaktır.
Bir nevi görülenler görmezden gelinecek yani. Sermaye ve işçi sınıfı (anayasanın Türklük açıklamasına bakarak toplumu milliyet, ırk ve sınıf ayrılıklarına dayanmayan bir bütün olarak düşünmek gerek) arasındaki çatışma parti yönetimine sendika çalışanları ve işçi temsilcileri alınarak örtülmeye çalışılıyor. Marx'ın din hakkındaki düşünceleri kendini dindar veya laik olarak adlandıran bu kesimler için de geçerli. Bir yandan Peygamber tarafından temsil edilen haleli bürokrasi, bu kesimler tarafından kurtarıcı payesi biçilen bir M. Kemal'de kendine hayat bulmaktadır. Bu yazıda CHP tarihi ya da değerlendirmesi yapmayacağız.
Söylenmek istenen Kemal Kılıçdaroğlu'nun da Deniz Baykal gibi halka çok fazla vaad edecek birşeyinin olmamasıdır. Ecevit gibi bir siyasiyle benzeştirilen Kılıçdaroğlu'nun Ecevit gibi davranması dışında birşey beklemek güç. Emek eksenli sloganlar atılacak, İşçiler ve Sendikalar arkaya alınacak, Laik diyanetçiler örgütlenecek, kimi alanlarda (ulusal sorun gibi.) değişim sinyalleri verilse de devlet ekseninde hareket eden bir siyasi partinin devletin bütünlüğü için (!) kültürel farklılıkları savunması biraz zor görünüyor. CHP'nin "Devlet için Halk" yaklaşımını "Halk için Devlet"e dönüştürmediği sürece, bir seçimlik zafer kazanılsa dahi bu yaklaşımdan ötürü yine sürekli muhalefet koltuğuna oturmaktan kurtulamayacaktır.
Kürt ve Alevi sorununda hem kürt hem alevi olan Kılıçdaroğlu'ndan beklentiler ise yüksek. Yıllardır varlıklarını anayasal zırvalara dayanarak reddettikleri Kürtlerle bir barış havasına girebilirler. BDP ile bir uzlaşma sağlanamayacağı açık olan bu tarz girişimlere rağmen bölge halkının küskünlüğü bir nevi yumuşatılıp belki de CHP'nin yeniden oralardan güçlü olarak ayrılmaları düşünülebilir. Kürt sorununda örgütle bir pazarlığın sağlanamayacağını ve ona karşı amansız bir savaşım verilmesinden yana olan geleneksel CHP anlayışı, terör demogojileriyle ancak batı bölgelerinden oy için MHP ile yarışıyordu. Artık yaşanılabilecek bu yumuşamayla Doğu bölgelerinden alacağı oylar ve bu yaklaşımından ötürü eğer batıda oy kaybı yaşamaz mevcut durumu korumayı başarırsa, kendi seçmenlerini sağduyu çerçevesinde kucaklaşmaya ikna edebilirse, her iki bölgede de AKP'nin korkulu rüyası olacağını söyleyebiliriz.
Alevi sorununda ise Baykal ve kurmaylarının anti-Alevi yaklaşımının tersine onları kucaklayan bir anlayışın hakim olacağını düşünebiliriz. Yıllardır "sol" tarafından eleştirilen Alevi kesim, en sonunda Alevi olan bir başkan tarafından kendilerinin gerçekten temsil edilebileceği ümitlerini tazeleme fırsatı bulmuş ve bir nevi bu bnaskıdan sıyrılma ya da en azından bu baskılara karşı bir direnme noktası bulmuş durumdadırlar. Zorunlu din derslerinin kaldırılması konularındaki kararların arkasında durması beklenen bu yönetimin Alevi'lerin CHP'ye küskün olan kesiminin sempatisini kazanacak gibi duruyor. Şimdiden, başkan adayı olduğu günden beri bu kesimler arasında ciddi bir hareketlenme görünmekte.
Yıllardır oy kullanmayan küskün seçmen ise kendilerine oy verilecek bir alternatif bulma ümidiyle sandık başlarına koşacaklardır. Bu durum zannımca AKP'nin işine yaramayak gibidir. Uzun zamandır siyasete soğuk duran bu büyük kesimin oylarını almaya çalışan AKP iktidarı bir türlü kendini bu kesimlerin gözünde meşrulaştıramamıştı. Böylesi bir meşrulaştırmayı Kılıçdaroğlu'nun sağlayıp sağlayamayacağı ise bir muaamma olmaya devam ediyor. Ancak toplumsal alanda bir rüzgar yarattığı kesin gibi görünüyor.
Her kesimden insanın oy vermeyi düşündüğü Kılıçdaroğlu'nun, Sermaye (Burjuvazi) ile İşçi Sınıfının çıkarları arasında bir barış arayışının peşine düştüğünü söylemek uygun görünüyor. Sosyal demokrasi asıl itibariyle Sosyalizm dalgalarına karşı ulusal devletlerin uyguladığı bir dalgakıran görevi görmektedir. İnsanların pay aldıkları bir düzenin tahsisi daha köklü değişimler uğruna savaşı göze alan Sosyalist hareketlere katılıma tercih ediliyor. Bu yaklaşımından ötürü CHP öz itibariyle AKP'den farksızlaşıyor ancak yukarıdan bahsettiğimiz diğer konulardaki yaklaşımların değişmesi, AKP'ye karşı önyargıyla yaklaşan insanların CHP'ye karşı daha samimi davranacağını düşünebiliriz.
Yeni bir dönem başlıyor, bir öncekinden farklı olmayan ama onun tıpkısı da olmayan bir dönem. Umarız CHP bu yeni dönemde ulusal sorun konusunda daha yapıcı ve halktan yana davranır. Aynı dileğimiz Alevi sorunu ve İşçi sınıfı hakkında da geçerlidir. Bu konularda daha samimi davranan bir CHP'nin AKP'ye karşı güçlü bir rakip olarak ortaya çıkacağı kesin gibidir.
yAzının başğlığına dönersek, insanlarımız hala Dadaloğlu ve Köroğlu gibilerinin yarattığı değerlere sarılıp bekliyor. Yeni bir kahraman görmek istiyor ve buna soyunan herkes öyle zannediliyor. Umarız Kılıçdaroğlu halkın bu beklentilerine cevap verebilir. Aksi CHP için yokoluşun devam etmesini körükleyecektir.
Köroğlu ve Dadaloğlu yiğitlikleriyle nam salmış, Anadolu'nun halen söylenilegelen ve okunan birçok halk şiirinin yazarlarıdırlar. Elbette yazar-şair olmaları bizim konumuz değil, onlar hakkında halkı tarafından meydana getirilen yığınla külliyatla da ilgilenmeyeceğiz. Ancak açık ve gerçek olan birşey varsa Köroğlu ve Dadaloğlu'nun hala Anadolu halkının toplumsal belleğinde kendilerine yer bulabildikleri gerçeğidir. Aradan asırlar geçse de, her yaşanan olay yaşandığı topluma yeni kahramanlar yeni yiğit evlatlar bahşetse de, bu insanların yarattıkları değerler, yüzyıllarca Anadolu toprakları üzerinde halkı sömürenlere ve onlara zulm edenlere karşı bir korku unsuru oluşturmuştur.
Zaman zaman onlardan etkilenen yağız delikanlılar, yiğitler elde silah zalime karşı savaşmayı göze alabilmişlerdir. Eşkiyalık eğer insanlarda korku yerine sempati uyandırıyorsa, bunun sebebi Köroğlu ve Dadaloğlu gibi yiğitlerin yaptıklarıdır.
Konunun Kılıçdaroğluyla alakalı sayılabilecek yerleri nerelerdir şimdi buna değinelim. İlk anda sadece basit bir kafiye uyumu olarak akla gelen bu çağrışım, insanların kendilerine bir umut olarak gördükleri, halktan geldiğini ve halka karşı yapılan hak ihlallaerine karşı bir şovalye gibi savaşacağını duyuran K. Kılıçdaroğlu'na yapılabilecek en önemli jesttir. Zira kendisi her ne kadar sosyal demokrasinin egemen olması için çalışacağını ve zalimleri kovacağını, refah devletini Halk'a yayacağını ve daha başka reformlar yapacağını söylese de bunu nasıl yapacağını söyleyemiyor.
AKP'nin alçakça ve utanmazca sürdürdüğü özelleştirme maskeli satışları tekrardan kamulaştırma sinyalleri verse de konuşmasında, parti yönetimine sermaye'nin temsilcisi olarak aldığı insanların bu hedeflere nasıl bir samimiyetle yaklaşacağı muamma. Aslında muamma değil ancak insanlar hala onlardan Sosyalist (!) miş gibi davranmalarını beklediklerini gördükçe bunu "yaşayıp gürülecek" ve ibret alınacak bir yaşam kavgası gösterisine dönüşmesini beklerken olacaklar muamma olarak kestirememek daha uygun olacaktır.
Bir nevi görülenler görmezden gelinecek yani. Sermaye ve işçi sınıfı (anayasanın Türklük açıklamasına bakarak toplumu milliyet, ırk ve sınıf ayrılıklarına dayanmayan bir bütün olarak düşünmek gerek) arasındaki çatışma parti yönetimine sendika çalışanları ve işçi temsilcileri alınarak örtülmeye çalışılıyor. Marx'ın din hakkındaki düşünceleri kendini dindar veya laik olarak adlandıran bu kesimler için de geçerli. Bir yandan Peygamber tarafından temsil edilen haleli bürokrasi, bu kesimler tarafından kurtarıcı payesi biçilen bir M. Kemal'de kendine hayat bulmaktadır. Bu yazıda CHP tarihi ya da değerlendirmesi yapmayacağız.
Söylenmek istenen Kemal Kılıçdaroğlu'nun da Deniz Baykal gibi halka çok fazla vaad edecek birşeyinin olmamasıdır. Ecevit gibi bir siyasiyle benzeştirilen Kılıçdaroğlu'nun Ecevit gibi davranması dışında birşey beklemek güç. Emek eksenli sloganlar atılacak, İşçiler ve Sendikalar arkaya alınacak, Laik diyanetçiler örgütlenecek, kimi alanlarda (ulusal sorun gibi.) değişim sinyalleri verilse de devlet ekseninde hareket eden bir siyasi partinin devletin bütünlüğü için (!) kültürel farklılıkları savunması biraz zor görünüyor. CHP'nin "Devlet için Halk" yaklaşımını "Halk için Devlet"e dönüştürmediği sürece, bir seçimlik zafer kazanılsa dahi bu yaklaşımdan ötürü yine sürekli muhalefet koltuğuna oturmaktan kurtulamayacaktır.
Kürt ve Alevi sorununda hem kürt hem alevi olan Kılıçdaroğlu'ndan beklentiler ise yüksek. Yıllardır varlıklarını anayasal zırvalara dayanarak reddettikleri Kürtlerle bir barış havasına girebilirler. BDP ile bir uzlaşma sağlanamayacağı açık olan bu tarz girişimlere rağmen bölge halkının küskünlüğü bir nevi yumuşatılıp belki de CHP'nin yeniden oralardan güçlü olarak ayrılmaları düşünülebilir. Kürt sorununda örgütle bir pazarlığın sağlanamayacağını ve ona karşı amansız bir savaşım verilmesinden yana olan geleneksel CHP anlayışı, terör demogojileriyle ancak batı bölgelerinden oy için MHP ile yarışıyordu. Artık yaşanılabilecek bu yumuşamayla Doğu bölgelerinden alacağı oylar ve bu yaklaşımından ötürü eğer batıda oy kaybı yaşamaz mevcut durumu korumayı başarırsa, kendi seçmenlerini sağduyu çerçevesinde kucaklaşmaya ikna edebilirse, her iki bölgede de AKP'nin korkulu rüyası olacağını söyleyebiliriz.
Alevi sorununda ise Baykal ve kurmaylarının anti-Alevi yaklaşımının tersine onları kucaklayan bir anlayışın hakim olacağını düşünebiliriz. Yıllardır "sol" tarafından eleştirilen Alevi kesim, en sonunda Alevi olan bir başkan tarafından kendilerinin gerçekten temsil edilebileceği ümitlerini tazeleme fırsatı bulmuş ve bir nevi bu bnaskıdan sıyrılma ya da en azından bu baskılara karşı bir direnme noktası bulmuş durumdadırlar. Zorunlu din derslerinin kaldırılması konularındaki kararların arkasında durması beklenen bu yönetimin Alevi'lerin CHP'ye küskün olan kesiminin sempatisini kazanacak gibi duruyor. Şimdiden, başkan adayı olduğu günden beri bu kesimler arasında ciddi bir hareketlenme görünmekte.
Yıllardır oy kullanmayan küskün seçmen ise kendilerine oy verilecek bir alternatif bulma ümidiyle sandık başlarına koşacaklardır. Bu durum zannımca AKP'nin işine yaramayak gibidir. Uzun zamandır siyasete soğuk duran bu büyük kesimin oylarını almaya çalışan AKP iktidarı bir türlü kendini bu kesimlerin gözünde meşrulaştıramamıştı. Böylesi bir meşrulaştırmayı Kılıçdaroğlu'nun sağlayıp sağlayamayacağı ise bir muaamma olmaya devam ediyor. Ancak toplumsal alanda bir rüzgar yarattığı kesin gibi görünüyor.
Her kesimden insanın oy vermeyi düşündüğü Kılıçdaroğlu'nun, Sermaye (Burjuvazi) ile İşçi Sınıfının çıkarları arasında bir barış arayışının peşine düştüğünü söylemek uygun görünüyor. Sosyal demokrasi asıl itibariyle Sosyalizm dalgalarına karşı ulusal devletlerin uyguladığı bir dalgakıran görevi görmektedir. İnsanların pay aldıkları bir düzenin tahsisi daha köklü değişimler uğruna savaşı göze alan Sosyalist hareketlere katılıma tercih ediliyor. Bu yaklaşımından ötürü CHP öz itibariyle AKP'den farksızlaşıyor ancak yukarıdan bahsettiğimiz diğer konulardaki yaklaşımların değişmesi, AKP'ye karşı önyargıyla yaklaşan insanların CHP'ye karşı daha samimi davranacağını düşünebiliriz.
Yeni bir dönem başlıyor, bir öncekinden farklı olmayan ama onun tıpkısı da olmayan bir dönem. Umarız CHP bu yeni dönemde ulusal sorun konusunda daha yapıcı ve halktan yana davranır. Aynı dileğimiz Alevi sorunu ve İşçi sınıfı hakkında da geçerlidir. Bu konularda daha samimi davranan bir CHP'nin AKP'ye karşı güçlü bir rakip olarak ortaya çıkacağı kesin gibidir.
yAzının başğlığına dönersek, insanlarımız hala Dadaloğlu ve Köroğlu gibilerinin yarattığı değerlere sarılıp bekliyor. Yeni bir kahraman görmek istiyor ve buna soyunan herkes öyle zannediliyor. Umarız Kılıçdaroğlu halkın bu beklentilerine cevap verebilir. Aksi CHP için yokoluşun devam etmesini körükleyecektir.
18 Mart 2010 Perşembe
Ubuntu Linux ve Özgür Yazılım
Bu yazıda Ubuntu Linux tecrübelerimi ve Özgür yazılım felsefesini anlatacağım. Önceliği felsefeye bırakalım ki anlatacaklarımızın bir temeli, bir dayanak noktası bulunsun.
Özgür yazılım felsefesi, bilginin tüm insanların istedikleri zaman, istedikleri yerden ve istek ve ihtiyaçlarına göre, istedikleri programları-yazılımları özgürce indirip, kullanıp dağıtabilmelerine olanak tanıyan ve temeline bu düşünceyi alan felsefedir.
Bilindiği üzere dünyadaki bilgisayarların çook büyük bir oranında patent şampiyonu Microsoft şirketinin Windows işletim sistemleri yer almaktadır. Kurulumu bir dert olan bu yazılımların, kurulduktan sonra bile birçok derdi olduğu reddedilemez bir gerçektir. Öncelikle bu yazılımı elde edebilmek için ya sifirdan satın almanız gerekmektedir ya orijinal olmayan bir kopyasını elde etmeniz gerekir ( bu yol emek hırsızlığı olarak algılanacağı için bizce ahlaki değil) ki onu kurup kullanabilesiniz. Yeni satın aldığınız bilgisayarınızla size gelen kısıtlı deneme sürümlerinin zamanı dolunca "size verilen sürenin sonuna geldik" der gibi uyarılar almaya başlarsınız, bu uyarılar ya size pahalıya patlayacak olan yeni bir kopya satın almaya yönlendirecektir sizi ya da yukarıda değindiğim gibi tasvip etmeyeceğimiz emek hırsızlığına...
Diyelim paraya kıydınız, 200 tl ortalama ücret karşılığı yeni bir Windows işletim sistemi satın aldınız. Onu kurmanız gerekecektir, bu süreç biraz uzun ve can sıkıcıdır. Ama herşey bununla kalmaz, kurulumu yaptıktan sonra neredeyse hiçbir programın kurulu olmadığını göreceksiniz, bunların kurulumu için ekstra harcanan zaman -ki kendiniz uğraşmayacaksanız servise ödenen ekstra ücret- ve kurulumları tamamlandıktan sonra, örneğin video izlemek ve müzik dinlemek için gerekli olan ek bileşenlerin (kodek) yüklenmesi insanı bu işletim sistemine isyana teşvik ediyor.
Tabi bu durum herhangi bir popüler linux dağıtımını kurmuş, onu kullanmış ve esnekliğini, kullanım kolaylığı ve zahmet istemeyen süreçlerini gören benim gibi insanlar için böyle algılanıyordur. Zira hayatında başka bir işletim sistemi (Linux, Unix) kullanmamış bir insanın tutup kullandığı sistemden şikayet etmesi abesle iştigal eden bir durum olur.
Şimdi özellikle Debian tabanlı bir işletim sistemi olan Ubuntu'yu kabaca anlatmak istiyorum.
UBUNTU = İnsanlık İçin Linux...
Kuşkusuz Windows işletim sisteminin sloganı "İnsanlık İçin" Windows olamayacak kadar bireyci ve liberaldir. Ve buna göre şekillenen bir slogan olarak "Microsoft İçin Windows" gibi bir slogan onu daha iyi anlamamıza olanak sağlayacaktır. Ubuntu ise G. Afrika yerli kailelerinden olan Zulu'ların dilinde "ben seninle ben oldum", "sen sen olduğun için ben benim" dibi felsefi olarak karşılıklı hoşgörü ve saygıya dayalı bir düşünceyi ifade etmektedir. Burda Ubuntu!yu fazla idealize etmekten kaçınmak gerekmektedir elbette, ancak kelime anlamına da sansür koyacak değiliz :))
(Ubuntu İşletim sistemi için genel bilgi almak için http://www.ubuntu-tr.org ve http://wiki.ubuntu-tr.org/ adreslerinden faydalanabilirsiniz. Ubuntu tr türkçe kaynak açısından en fazla kaynağı içinde barındıran ve sürekli online olan kullanıcıları sayesinde sorunlarınıza çabuk çözüm üretmesiyle ünlüdür :))
Kurulum olarak ortalama 20 dakikanızı ayırmanız gerekmektedir, ardından Ubuntu'nuz< kullanıma hazır olarak karşınıza gelecektir.. Bundan sonra ortalama 100-200 mb güncelleme yüklemek için de 20-30 dakikanızı vermeniz gerekmektedir. Bu güncellemeleri aldıktan sonra video izlemeye, müzik dinlemeye başlayabilirsiniz. Ve bu noktadan sonra oturup Bilgisayarınızın ve İnternetin keyfini çıkrabilirsiniz.
Eğer oldu da herhangi bir sorunla karşılaştınız, işte o zaman yukarıda verdiğim adreslere müracat edip yardım alabilirsiniz.
Bir de bu Linux denen alemde Compiz Fusion olayı vardır ki o bambaşka bir hava katar bilgisayara. Windows'un kaba ve arkasından iz bıralkarak giden pencereleri yerine, sallanan pencerelerle bilgisayarla uğraşmak bir zevk olacak. Sanal masaüstü uygulamasıyla birden fazla masaüstü oluşturabilir ( isterseniz 100 tane belki de daha fazlası :) ve bunların her birinde farklı bir program çalıştırabilir, masaüstleri arasında 3D efektlerle geçiş yapabilir, ekranınıza kar ve yağmur yağdırabilir ve hatta alevli yazılar yazabilirsiniz.
Kurulum esnasında donanımlarınız otomatik olarak tanınır ve driverleri yüklenir. Bu sayede driver indir-kur derdinden ve bu iş için ekstra zaman harcamaktan kurtulmuş oluyorsunuz.
Hemen her programın bir alternatifinin veya benzerinin olduğu bir platformda, işlerinizi özgür yazılım felsefesdiyle oluşturulmuş ücretsiz yazılımlarla kolayca halledebilirsiniz. Ofis programları, Grafik işlemciler, görüntü düzenleyicileri,internet araçları, ses ve video araçları, yazılım geliştirma araçları, web tasarım araçları kısacası aklınıza gelebilecek ve ihtiyacınız olabilecek neredeyse her programın bir alternatifini kurup kullanabilirsiniz. Bu alternatifler kapalı kaynak kodlu yazılımlara göre çok daha performanslı olabiliyor.
Linux camiasını tek sorunu - o da kendisi için sorun değil aslında, kullanıcılar için sorun- oyunlardır. Bu konuda da yazılan birçok yazı mevcut. Ben değinmeyeceğim, ama Ubuntu-tr.org sitesinde bu konuda çokça döküman olduğunu söyleyebilirim.
Özgür yazılım felsefesi, bilginin tüm insanların istedikleri zaman, istedikleri yerden ve istek ve ihtiyaçlarına göre, istedikleri programları-yazılımları özgürce indirip, kullanıp dağıtabilmelerine olanak tanıyan ve temeline bu düşünceyi alan felsefedir.
Bilindiği üzere dünyadaki bilgisayarların çook büyük bir oranında patent şampiyonu Microsoft şirketinin Windows işletim sistemleri yer almaktadır. Kurulumu bir dert olan bu yazılımların, kurulduktan sonra bile birçok derdi olduğu reddedilemez bir gerçektir. Öncelikle bu yazılımı elde edebilmek için ya sifirdan satın almanız gerekmektedir ya orijinal olmayan bir kopyasını elde etmeniz gerekir ( bu yol emek hırsızlığı olarak algılanacağı için bizce ahlaki değil) ki onu kurup kullanabilesiniz. Yeni satın aldığınız bilgisayarınızla size gelen kısıtlı deneme sürümlerinin zamanı dolunca "size verilen sürenin sonuna geldik" der gibi uyarılar almaya başlarsınız, bu uyarılar ya size pahalıya patlayacak olan yeni bir kopya satın almaya yönlendirecektir sizi ya da yukarıda değindiğim gibi tasvip etmeyeceğimiz emek hırsızlığına...
Diyelim paraya kıydınız, 200 tl ortalama ücret karşılığı yeni bir Windows işletim sistemi satın aldınız. Onu kurmanız gerekecektir, bu süreç biraz uzun ve can sıkıcıdır. Ama herşey bununla kalmaz, kurulumu yaptıktan sonra neredeyse hiçbir programın kurulu olmadığını göreceksiniz, bunların kurulumu için ekstra harcanan zaman -ki kendiniz uğraşmayacaksanız servise ödenen ekstra ücret- ve kurulumları tamamlandıktan sonra, örneğin video izlemek ve müzik dinlemek için gerekli olan ek bileşenlerin (kodek) yüklenmesi insanı bu işletim sistemine isyana teşvik ediyor.
Tabi bu durum herhangi bir popüler linux dağıtımını kurmuş, onu kullanmış ve esnekliğini, kullanım kolaylığı ve zahmet istemeyen süreçlerini gören benim gibi insanlar için böyle algılanıyordur. Zira hayatında başka bir işletim sistemi (Linux, Unix) kullanmamış bir insanın tutup kullandığı sistemden şikayet etmesi abesle iştigal eden bir durum olur.
Şimdi özellikle Debian tabanlı bir işletim sistemi olan Ubuntu'yu kabaca anlatmak istiyorum.
UBUNTU = İnsanlık İçin Linux...
Kuşkusuz Windows işletim sisteminin sloganı "İnsanlık İçin" Windows olamayacak kadar bireyci ve liberaldir. Ve buna göre şekillenen bir slogan olarak "Microsoft İçin Windows" gibi bir slogan onu daha iyi anlamamıza olanak sağlayacaktır. Ubuntu ise G. Afrika yerli kailelerinden olan Zulu'ların dilinde "ben seninle ben oldum", "sen sen olduğun için ben benim" dibi felsefi olarak karşılıklı hoşgörü ve saygıya dayalı bir düşünceyi ifade etmektedir. Burda Ubuntu!yu fazla idealize etmekten kaçınmak gerekmektedir elbette, ancak kelime anlamına da sansür koyacak değiliz :))
(Ubuntu İşletim sistemi için genel bilgi almak için http://www.ubuntu-tr.org ve http://wiki.ubuntu-tr.org/ adreslerinden faydalanabilirsiniz. Ubuntu tr türkçe kaynak açısından en fazla kaynağı içinde barındıran ve sürekli online olan kullanıcıları sayesinde sorunlarınıza çabuk çözüm üretmesiyle ünlüdür :))
Kurulum olarak ortalama 20 dakikanızı ayırmanız gerekmektedir, ardından Ubuntu'nuz< kullanıma hazır olarak karşınıza gelecektir.. Bundan sonra ortalama 100-200 mb güncelleme yüklemek için de 20-30 dakikanızı vermeniz gerekmektedir. Bu güncellemeleri aldıktan sonra video izlemeye, müzik dinlemeye başlayabilirsiniz. Ve bu noktadan sonra oturup Bilgisayarınızın ve İnternetin keyfini çıkrabilirsiniz.
Eğer oldu da herhangi bir sorunla karşılaştınız, işte o zaman yukarıda verdiğim adreslere müracat edip yardım alabilirsiniz.
Bir de bu Linux denen alemde Compiz Fusion olayı vardır ki o bambaşka bir hava katar bilgisayara. Windows'un kaba ve arkasından iz bıralkarak giden pencereleri yerine, sallanan pencerelerle bilgisayarla uğraşmak bir zevk olacak. Sanal masaüstü uygulamasıyla birden fazla masaüstü oluşturabilir ( isterseniz 100 tane belki de daha fazlası :) ve bunların her birinde farklı bir program çalıştırabilir, masaüstleri arasında 3D efektlerle geçiş yapabilir, ekranınıza kar ve yağmur yağdırabilir ve hatta alevli yazılar yazabilirsiniz.
Kurulum esnasında donanımlarınız otomatik olarak tanınır ve driverleri yüklenir. Bu sayede driver indir-kur derdinden ve bu iş için ekstra zaman harcamaktan kurtulmuş oluyorsunuz.
Hemen her programın bir alternatifinin veya benzerinin olduğu bir platformda, işlerinizi özgür yazılım felsefesdiyle oluşturulmuş ücretsiz yazılımlarla kolayca halledebilirsiniz. Ofis programları, Grafik işlemciler, görüntü düzenleyicileri,internet araçları, ses ve video araçları, yazılım geliştirma araçları, web tasarım araçları kısacası aklınıza gelebilecek ve ihtiyacınız olabilecek neredeyse her programın bir alternatifini kurup kullanabilirsiniz. Bu alternatifler kapalı kaynak kodlu yazılımlara göre çok daha performanslı olabiliyor.
Linux camiasını tek sorunu - o da kendisi için sorun değil aslında, kullanıcılar için sorun- oyunlardır. Bu konuda da yazılan birçok yazı mevcut. Ben değinmeyeceğim, ama Ubuntu-tr.org sitesinde bu konuda çokça döküman olduğunu söyleyebilirim.
bu nasıl bir yaşam...
Acaba Dünya'da hayat var mı? Ya bizler aslında ölüysek ve Platon'un dediği gibi aslında gerçeğin sadece bir yansıması ya da gölgesiysek. Ve aslında gerçek olan taraf öbür tarafsa? O zaman ölenler için üzülmek yerine sevinmemiz gerekiyorsa?
Ne garip d... Devamını Görüşünceler, bunlara ancak deliler ya da psikolojik sorunları olanlar inanabilir gibi. Ama toplumu deliler oluşturuyorsa deli olmak bir farklılık değil, o toplumun genel özelliğidir. Yani sıradan bir durumdur ve göze batmaz. Ama normal olanlar bu sefer deli olanlara anormal gelir ve deli muamelesi görür.
Kavramlar birbirine girer, at izi it izine karışır, insanlar sokak ortasında vurulur vuranlar kahraman olur, ölenler hain. Adamın biri karısının burnunu, kulağını keser, biri kendini istemeyen kadının suratına kezzap atar, derisini akıtır, biri kendine açık büfeden seçtiği 4 ve üzeri karı alır, alır birini vurur ötekine ama dinde yeri vardır. Melih Gökçek zam yapar kimsenin kılı kıpırdamaz, zamlar geri alınınca millet ayaklanır. Arkadaşın işten-okuldan atılır, ses verirsin sesini keserler, haklısındır ama haksız görülürsün. Yürümesi gerekenler sana yürüme der, hak aramazlar, hakları yendiğinde öksürürler başkasına yapılırsa sessizce yutkunurlar... Böyle bir dünya gerçekten de gerçek olamaz...
İnsan düşündükçe yazıyor, yazdıkça düşünüyor. Ve maalesef düşüdükçe sinirleniyor...
Ne garip d... Devamını Görüşünceler, bunlara ancak deliler ya da psikolojik sorunları olanlar inanabilir gibi. Ama toplumu deliler oluşturuyorsa deli olmak bir farklılık değil, o toplumun genel özelliğidir. Yani sıradan bir durumdur ve göze batmaz. Ama normal olanlar bu sefer deli olanlara anormal gelir ve deli muamelesi görür.
Kavramlar birbirine girer, at izi it izine karışır, insanlar sokak ortasında vurulur vuranlar kahraman olur, ölenler hain. Adamın biri karısının burnunu, kulağını keser, biri kendini istemeyen kadının suratına kezzap atar, derisini akıtır, biri kendine açık büfeden seçtiği 4 ve üzeri karı alır, alır birini vurur ötekine ama dinde yeri vardır. Melih Gökçek zam yapar kimsenin kılı kıpırdamaz, zamlar geri alınınca millet ayaklanır. Arkadaşın işten-okuldan atılır, ses verirsin sesini keserler, haklısındır ama haksız görülürsün. Yürümesi gerekenler sana yürüme der, hak aramazlar, hakları yendiğinde öksürürler başkasına yapılırsa sessizce yutkunurlar... Böyle bir dünya gerçekten de gerçek olamaz...
İnsan düşündükçe yazıyor, yazdıkça düşünüyor. Ve maalesef düşüdükçe sinirleniyor...
23 Şubat 2010 Salı
açılış
Blogumuzun ilk yazısı olma şanssızlığını yaşayan bu yazı için hem üzülüyor hem mutlu oluyorum. İlk yazı olmasından ötürü mutlu olurken, ilk olanın her zaman ardıllarına nazaran yaşadığı eksiklikler ve bu eksiklere bağlı gelişen eleştri süreçlerinden ötürü de üzülmekteyim. Kendimi bu yazı yerine koyarsam üzülmek için yeterli sebebim oluyor zannedersem. Ancak bu blog herhangi bir alanda uzmalnalşmayı temsil etmediği için yazıların birbirlerinden bağımsız konularda olacağını göz önüne alırsak, bu durum hiç de can sıkıcı olmuyor.
Bu açıklamaları bir kenara bıraktıktan sonra bazı konularda birşeyler karalamam gerektiğine inanıyorum. Bu blog benim açımdan zaman zaman dolan sinirlerimi ve sinüzitlerimi içtenlikle boşaltabileceğim bir mekan olma özelliği taşıdığı için, "bana ne kardeşim bundan!" diyebileceğiniz ayrıntılara rastlayabilirsiniz. Bazen de bu ayrıntılar hayatlarımızın ortak yanlarına temas edeceği için kendi hayatınızdan bazı parçalar da bulabilirsiniz. Bu durumdan ne gocunmalı ne de böbürlenmelisiniz. Bu doğal bir durum olduğu kadar daha fazla uzatılmaması gereken bir durumdur da aynı zamanda.
Blog başlığının altını deniz kumuyla karılmış harça bandırılmış demirlerle örme işini başarıyla yerine getirdiğim için olası gidişata müdahale etmeden, yukarıda değindiğim sinir ve sinüzit boşaltımı işlemlerine geçebilirim artık.
Faşizmin "H" si...
Faşizmin "H" si alt başlığı size okuyanlara tuhaf gelen bir metafor olabilir. Denilebilir ki "efendim, faşizm kelimesinde "H" harfi yok, nerden çıktı bu karışıklık. alkol mü aldın efendi!.."
Hayır efendim, alkol yok, ama sinüzitlerimin azdığını söyleyebilirim. Şimdi boşaltalım beraber. Faşizm'in H'si tabiki geçenlerde TEKEL direnişi olarak Türkiye tarihine geçen büyük direnişe destek veren Hacettepe Üniversitesi öğrencisi 95 kişiye soruşturma açılmasına binaen üniversiteyi simgelemek amacıyla kullandım.
Polis'in isteğiyle üniversite öğrencilerine soruşturma açan, keyfi açılan başka soruşturmalarla öğrencilerin disiplin cezasına çarptırılmalarına sebep olan okul yönetimi bu yakıştırmayı fazlasıyla hakediyor. İşi bilim üretmek olan kurumlar polislik oyununa kaptırıyorken kendini ve bilim üretmesi gereken insanların da soruşturma komisyonlarına girerek düşünceyi suç saymayı kendine iş edinmeleri, bu okul yönetimini ve öğretim elemanlarını hakettikleri bu sıfata uygun bulmamıza sebep oldu. Kimse gocunmasın, kimse alınmasın. Tesadüf değil alınteri deyimine de yeterince uygun geliyor bu benzetme. Benzete benzete bi halolduk sonuçta. Sinüzitlerimiz azmakla beraber artık bu iş de sıkıcı bir hal almaya başladı. Daha fazla laf atmadan ve midemizi bulandırmadan bu konuya bir nokta koyalım.
Şimdilik...
Bu açıklamaları bir kenara bıraktıktan sonra bazı konularda birşeyler karalamam gerektiğine inanıyorum. Bu blog benim açımdan zaman zaman dolan sinirlerimi ve sinüzitlerimi içtenlikle boşaltabileceğim bir mekan olma özelliği taşıdığı için, "bana ne kardeşim bundan!" diyebileceğiniz ayrıntılara rastlayabilirsiniz. Bazen de bu ayrıntılar hayatlarımızın ortak yanlarına temas edeceği için kendi hayatınızdan bazı parçalar da bulabilirsiniz. Bu durumdan ne gocunmalı ne de böbürlenmelisiniz. Bu doğal bir durum olduğu kadar daha fazla uzatılmaması gereken bir durumdur da aynı zamanda.
Blog başlığının altını deniz kumuyla karılmış harça bandırılmış demirlerle örme işini başarıyla yerine getirdiğim için olası gidişata müdahale etmeden, yukarıda değindiğim sinir ve sinüzit boşaltımı işlemlerine geçebilirim artık.
Faşizmin "H" si...
Faşizmin "H" si alt başlığı size okuyanlara tuhaf gelen bir metafor olabilir. Denilebilir ki "efendim, faşizm kelimesinde "H" harfi yok, nerden çıktı bu karışıklık. alkol mü aldın efendi!.."
Hayır efendim, alkol yok, ama sinüzitlerimin azdığını söyleyebilirim. Şimdi boşaltalım beraber. Faşizm'in H'si tabiki geçenlerde TEKEL direnişi olarak Türkiye tarihine geçen büyük direnişe destek veren Hacettepe Üniversitesi öğrencisi 95 kişiye soruşturma açılmasına binaen üniversiteyi simgelemek amacıyla kullandım.
Polis'in isteğiyle üniversite öğrencilerine soruşturma açan, keyfi açılan başka soruşturmalarla öğrencilerin disiplin cezasına çarptırılmalarına sebep olan okul yönetimi bu yakıştırmayı fazlasıyla hakediyor. İşi bilim üretmek olan kurumlar polislik oyununa kaptırıyorken kendini ve bilim üretmesi gereken insanların da soruşturma komisyonlarına girerek düşünceyi suç saymayı kendine iş edinmeleri, bu okul yönetimini ve öğretim elemanlarını hakettikleri bu sıfata uygun bulmamıza sebep oldu. Kimse gocunmasın, kimse alınmasın. Tesadüf değil alınteri deyimine de yeterince uygun geliyor bu benzetme. Benzete benzete bi halolduk sonuçta. Sinüzitlerimiz azmakla beraber artık bu iş de sıkıcı bir hal almaya başladı. Daha fazla laf atmadan ve midemizi bulandırmadan bu konuya bir nokta koyalım.
Şimdilik...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)