22 Ağustos 2010 Pazar

Kadın Sorunu Üzerine Bir Deneme-Yanılma

Kadın sorunu, kürt sorunu ve daha binlerce sorun... Sorun siz değilsiniz, sorun sizi sorun olarak gören zihinlerde. Buralarda sorun olanlar genelde baskıya uğrayan özneler olarak algılanır. Edilgen bir konum atfedilen bu özneler, etken olan toplum tarafından etkilenir ve bir sorun olarak lanse edilir. Ve işin ilginç olanı bu kavram karmaşasına sorun olarak etiketlenen özne de katılır.

Kadın örneğinden başlayalım...

Kadın sorunu; kadın bir sorun olarak algılanmaktadır, dolayısıyla toplumun cinsel kimliği erkek olduğu için kadının sorun olarak görülmesi bir zihin yanılgısıdır. Sorunun aslı cinsiyetler arası eşitsizliktir. Bu fiziksel değil hukuksal ve geleneksel bir eşitsizliktir.

İşin aslına bakacak olursak, erkekliğin övüldüğü toplumsal bir yapıda sorun olanın bu anlayış olması gerekmektedir. Yani erkek olmak övünülecek bir durum olmamalıdır, zira kimse erkek olmayı ya da kadın olmayı kendi rızasıyla tercih etmemektedir. Bunlar doğuştan gelen özellikler olup müdahale etme şansımızın olmadığı -en azından şimdilik- konulardır. Bu sebeple bir insanın erkek olmak üzereyken gidip kadın olması gibi bir durum söz konusu değildir. O sebeple insiyetekr arasındaki bu ayrımı ortadan kaldırmak gerekir, bu pek mümkün olmadığı için bunu hukuksal olarak yapmak gerekir. Yani kadın ve erkek cinsiyetinden olan iki birey arasında yapılacak bir tercihin kıstası cinsiyeti değil onun zihinsel yapısı ya da bilgi birikimi olmalıdır. Bu şekilde hukuk karşısında erkekliğin bir üstünlüğü kalmamış olacaktır.

Bir başka husus da sorunun erkekte olmasıdır. Kadın sorunu kavramı var olmak için sorun olmayan bir cinsiyete ihtiyaç duyar. Bu da topluma ve devletlere erk-güç kimliğini kazandıran erkekliktir. Yani kadın sorununu var eden kadınlar değil erkeklerdir. Bu demek değildir ki erkekleri yok edelim, bu demektir ki erkekler kendi yarattıkları bu eşitsizliğin kaynağı olarak kadınları görmektedirler.

Bir kez daha tekrar etmekte fayda var; sorun olan kadın değil, sorun olan toplumda egemen olan erkeklik düşüncesidir. Toplumun erkek yönünü köreltip kadın yönünü sivrilttiğimizde illaki bir ortak notka bulunacaktır. Bu sayede kadın denilen cinsiyete sahip olan arkadaşlarımız sorun olmaktan çıkacak ve toplumda hak ettikleri eşitlik düzeyine ulaşmış olacaklardır.

Kadın sorunu kullanımı kadınlar arasında da kullanılmaktadır maalesef. Kadın bu söylemi kullanarak kendini bir sorun olarak görmeye devam ediyor. Bir erkek cinsiyetli insan olarak kadınlara sesleniyorum, benim için bir sorun değilsiniz...

Lütfen kendinizi bir sorun olarak görmeyin ve görenlere de sorunun kaynağının toplumun erkek kimliğinde olduğunu söyleyin.

7 Ağustos 2010 Cumartesi

Çocuk ve İnsan!


Uzun zamandır kafamı kurcalayan ve beni gerçekten rahatsız eden bir konuyu siz okurlarımızla paylaşmak istiyorum. Başlığa konu olan sorun toplumumuzda yanlış olduğunu düşündüğüm eğitim sistemini hedef almaktadır. Yazı bilimsel bir makale olma iddiasında değildir, tamamen kendi düşüncelerimden oluşmaktadır ve bu sebeple kaynakça belirtilmeyecektir.

Ülkemizde, yasal olarak 18 yaşını doldurmayan herkes çocuk sayılmaktadır. Yani 18 yaşına kadar herkes çocuk muamelesi görür yasalar karşısında. Kendi başlarına kararlar veremezler ve devlet ile
olan ilişkilerini velileri yani ebeveynleri vasıtasıyla yerine getirirler. Ve aynı zamanda 18 yaş altı gençler aile içerisinde üstü örtülmek istenen ya da ucuz atlatılmak istenen suçların cezalandırılmasında piyon rolü görebilmektedirler. Bunu bir genelleme olarak alamasak da işlenen namus ve töre cinayetlerinin faillerinin çocuk yaşta olmaları bunun önemli bir göstergesidir.

Gelelim sorunun bizi rahatsız eden eğitim kısmına. Buradaki"eğitim" yalnızca okulda verilenlerle sınırlı olan eğitim değildir. Burada daha genel bir anlam olarak, sosyalizasyon sürecinin tamamını, aile içi ve çevreyle olan ilişkiyi kapsayan "eğitim"dir. Peki sorun nedir? Bu sorunun cevabı biraz uzun sürecektir. Sosyolojinin alanına giren gelişim süreci, insan ömrünün tamamını kapsayan ve insanın kendiyle ve çevresiyle girdiği ilişkiyi ifade eden "sosyalizasyon" kavramıyla açıklanır. Buna göre insanlar doğup ölene dek sürekli bir öğrenme sürecindedirler ve bu süreç içerisinde kişilikleri oluşur, toplumla ilişki içerisine girer ve kendine bir yer edinirler. Buraya kadar normal olan ve genel olarak tüm insanlığı kapsayan bir açıklama yapıldı, şimdi de Türkiye üzerinde edindiğimiz gözlemler sonucu kendi çevremizi kurcalayacağız.

İnsan doğduktan sonra en uzun süre çocukluk dönemi yaşayan canlılardandır. Bu süreç içerisinde korumasız olan yavru, annenin ve babanın koruması altında yaşar ve gelişir. Konuşma, yeme-içme, alet kullanma ve toplumsal ilişkiler içerisine girmek gibi özellikleri hep anne-babasının yönlendirmesiyle kazanır. Evrensel olan bu süreç insan, insan olduğundan beri böyle işlemektedir. Ve insan bu süreç içerisinde ailesinden gördüğü eğitimle birlikte kendi topluluğuna dahil olmaya ve aidiyet duygularını var etmeye başlar. O artık kan bağıyla bir aileye ve aile bağıyla da bir topluma bağlıdır. Bu topluluk bir "cemaat" da olabilir, daha geniş bir kavram olarak "cemiyet" de olabilir. Yani bir köy de olabilir, bir şehir de, bir ülke de... Sosyolojinin alanına giren bu konuya daha fazla değinmeyeceğim.

Önceki sayfada değindiğim sosyalizasyon süreci bizde nasıl işliyor biraz da ona değinelim. Konunun merkezini oluşturan düşünce de burada cereyan etmektedir.

Türkiye'de de tüm dünyada olduğu gibi işleyen sosyalizasyon süreci, kişi üzerinde yaratılan etki ve oluşturulan baskı sonucu meydana gelen yaralı kişilik dediğim duruma yol açacak şekilde sorunlu işlemektedir. Kişi, kişi olmadan önce çocuk olmak zorundadır ve bu biyolojik bir durum olduğu için değiştirilmesi ve müdahale edilmesi mümkün olmayan bir durumdur. Yalnız çocukluk döneminin uzunluğu ve yaş olarak yetişkin duruma gelen insanların, ailelerinden edindikleri eğitim sonucu çocuk olarak kaldığını düşünmekteyim. Bu nasıl olmaktadır? Bu çocuğu eğiten ailenin bu süreçte takındığı tavır ve izlediği yöntemle yakından alâkalıdır. Aileler maalesef yalnızca bilinçli insanların oluşturabilecekleri
kavramlar değildirler. Bir kadın ve bir erkek devletten alınan yetki ya da imamın dinden aldığı yetkiyle çok kolay bir aile oluşturabilirler.

Çocuk bir kere bu aile eğitimini -daha doğrusu baskısını- alınca, ömür boyu anne ya da babanın çocuğu olmaya devam etmektedir. Bu durum insanların özgüven eksikliği duymasına ve yalnız başlarına sorunların üstesinden gelmelerine engel olmaktadır. mantıksal olarak her çocuk anne babasının çocuğudur evet, ama o kendi başına bir birey ve daha da önemlisi bir insan olmalıdır. Toplumun bir parçası olarak bir bireydir de ama insan olma yetisini sergileyecek özelliklerden yoksun, sadece alışılagelmiş davranışları sergileyen ve toplumun kurallarının dışına çıkmaya cesaret edemeyen bireyler olarak, kendi bağımsız kişiliğini oluşturamamaktadır. Sorgulayamayan, üretemeyen ve kendini tekrar eden süreçlerin bireyi, modern dünyanın insanı olamamaktadır. Burda bir soru aklınıza gelebilir, Türkiye'de böyle de
Avrupa'da nasıl bu durum?

Avrupa'ya baktığımız zaman kendi başına hareket eden, ve her branşta lider olabilecek insanların yetiştiğini ve bu insanların her zaman bir önceki nesli geride bırakma eğiliminde olduğunu görüyoruz. Teknolojik gelişmelerin ve ekonomik sistemin merkezi olan bu coğrafya, kapitalizmin devrimci rolü
sayesinde aile yapısının feodal niteliklerini (Türkiye'de bahsettiğimiz yönler) ortadan kaldırmış, özgür düşünen ve üreten bireyi yaratmıştır. Bu da hem siyasi, hem ekonomik, hem de düşünsel ağırlık noktasının bu coğrafyada hakim olmasını sağlamıştır. Bu batı hayranlığı olarak algılanmaması gereken bir düşünce olsa da, batı medeniyetinin sömürgeci ve emperyalist karakterinin dışında, birey ve insan yetiştirmedeki bu kararlılığına ve başarısına karşı bir hayranlığı da içerisinde barındırmaktadır. Yani bizim toplumumuzda çocuk yetiştirmeye ve bir aile düzeni kurmaya büyük önem verilirken, Avrupa'da bu durum birey ve insan yetiştirmek olarak karşımıza çıkıyor. Bu sebeple artık yetişkin çocuklar yetiştirmek
yerine, özgür bireylerin kendilerini var etmelerine olanak tanımalıyız. Yoksa yaşantımızın tamamını cesaretsiz ve beceriksiz çocuklar olarak, kendimiz gibi "çocuklar" yetiştirmekle geçireceğiz.

Unutmayalım, özgür birey olmadan özgür toplum, özgür insan olmadan da özgür düşünce var olamaz!..

ADALET SARAYI


Şu sıralar Kartal-Maltepe arasında Dünyanın en büyük adalet binasının yapıldığı haykırılmakta. İddiaya göre dünyanın en büyüğü bizim ülkemizde olacak. Bu durum yoldan geçerken bu onure edici tabelayla karşılaşan sıradan vatandaş için övünmeye değer bir argüman olarak algılanıyor galiba. Zira bir otobüs yolculuğu sırasında karşılaştığım bir çift bunun bir göstergesiydi. “ bak hanım, burası dünyanın en büyük adalet binası olacak”, demişti adam, karısı ise şehir gezisinde yeni bir tarihi yapı görmüş turist kadar heyecanlanmıştı.

İnsanoğlu, ait olduğu topluluk hakkında bir büyüklük ya da övünce layık olacak başka bir enstantaneyle karşılaşınca mutlu oluyor. Yalnız kanunların en fazla çıktığı dönemlerin hep, suçun en fazla olduğu dönemler olduğu göz önüne alınırsa, içinden geçtiğimiz sürecin aslında hiç de övünülecek bir yanının olmadığını anlarız.

Kanuni Sultan Süleyman Hân’a “kanuni” önadının verilmesinin sebebi, döneminde, kendinden önceki tüm hükümdarların toplamda çıkardığı kanunlardan fazlasını kendi, döneminde çıkarmış olmasıdır. Çünkü bu dönem Anadolu’nun karışık olduğu, Celali İsyanları’nın cereyan ettiği ve işlenen şuç oranının önceki dönemlere nazaran daha fazla olduğu bir dönemdir. Bu durumu düzene sokmak için Kanuni sürekli kanunlar çıkarmış ve dirliği ve düzeni sağlamaya gayret etmiştir. Ancak çağımızı o dönemle karşılaştırıp bir sonuca varmak mümkün değil, fakat suçlar arttıkça dolayısıyla suça verilecek cezayı belirleyecek yasaların da artması kaçınılmazdır. Bu da kanunların en fazla çıktığı dönemlerin, aslında suçun ve yolsuzluğun en yoğun olduğu dönemler olduğunu ortaya koymaktadır.

Gelelim adalet sarayının boyutlarına; sayısal veri vermeyeceğiz ama “dünyanın en büyük


adalet sarayı” nitelemesini hakeden bu yapının mahalli mahkemelerin (anadolu yakası) birarada olduğu bir mimariye sahip olmasından ötürü bu sıfatı hakettiğini söylemek sanırım yüzeyselcilik olur. O sebeple Kanuni dönemini hatırlayarak bir daha bakacak olursak ve hapishanelerin kontenjanlarını doldurduğunu ve taştığını da gözden kaçırmazsak, aslında dünyanın en fazla suç işlenen ülkesi olduğumuzu haykırmış olmuyor muyuz bu yapıyla?

Burada bu yapının Adalet Sarayı değil de “Saray’ın Adaleti”ni temsil ettiğini göremez miyiz?

Göz altında işkence edilerek öldürülen Engin Çeber’i unutmuş olamayız. Hapishanelerde işkence iddiaları havalarda uçuşurken, AB temsilcilerin raporları işkenceleri belgelerken, rüşvetin toplumun kanına işlediğini görerek, zehirli varillerin halkın yaşadığı mahallelerin yakınına gömüldüğünü hatırlayarak, çocukların ucuz işgücü olarak kullanıldığnı ve cinsel ve fiziki sömürüye maruz kaldıklarını , kadınların cinsel meta haline getirilip, devlet belgesiyle erkeklere pazarlandığını, sokak ortasında insanların linç edildiğini, işçilerin, üretim maliyetini azaltmak için güvenlik önlemi alınmadan çalıştırıldığı ve hergün onlarca işçinin öldüğünü görünce,ve tüm bunları sorgulayınca gerçekten de “adalet” kavramını sargulayıp, “adalet sarayı” yerine “sarayın adaleti” demek daha doğru oluyor.

Hapishaneleri dolduracak insanların bir bölümünün de Kredi kartı borcundan kaynaklı suçlardan içeri gireceklerini ve her kriz döneminde suça karşıma oranının arttığını gözönüne alırsak, adalet’in mülkün temeli olmadığını tam tersine mülkün adaletin temelini oluşturduğunu farkedeceğiz. Bu da bize “adalet sarayı” değil de “sarayın adaleti” kavramını daha anlaşılır kılmaktadır.

27 Temmuz 2010 Salı

hayretler içerisinde...

gelmek ve gitmek arasında gelgitler içerisinde,
uykulu muyum, uykusuz muyum?!. bilemiyorum...
gözlerim kapanıyor bazen seni izlerken,
izlediğim ben miyim yoksa sen mi?!. göremiyorum...
şizofeni değil bu hayır!
yanlış anlıyorsun.
sadece farkına varmak senin ve benim,
farkına varmak hayatın...
karmakarışığım bu aralar, haberin olsun.
gelmek ve gitmek arasında gelgitler içerisindeyim.
ya geleceğim, ya gideceğim... bilemiyorum...

23 Mayıs 2010 Pazar

Köroğlu, Dadaloğlu şimdi de Kılıçdaroğlu (!)

Amaç, burada yukarıda adı geçen insanları aynı kefeye koyup terazide bir dengesizlik meydana getirmek değildir. Amaç nedir? diye soracak alursanız, bir amaca hizmet etmeyen (!) bir amac takip edilecektir yazıda.

Köroğlu ve Dadaloğlu yiğitlikleriyle nam salmış, Anadolu'nun halen söylenilegelen ve okunan birçok halk şiirinin yazarlarıdırlar. Elbette yazar-şair olmaları bizim konumuz değil, onlar hakkında halkı tarafından meydana getirilen yığınla külliyatla da ilgilenmeyeceğiz. Ancak açık ve gerçek olan birşey varsa Köroğlu ve Dadaloğlu'nun hala Anadolu halkının toplumsal belleğinde kendilerine yer bulabildikleri gerçeğidir. Aradan asırlar geçse de, her yaşanan olay yaşandığı topluma yeni kahramanlar yeni yiğit evlatlar bahşetse de, bu insanların yarattıkları değerler, yüzyıllarca Anadolu toprakları üzerinde halkı sömürenlere ve onlara zulm edenlere karşı bir korku unsuru oluşturmuştur.

Zaman zaman onlardan etkilenen yağız delikanlılar, yiğitler elde silah zalime karşı savaşmayı göze alabilmişlerdir. Eşkiyalık eğer insanlarda korku yerine sempati uyandırıyorsa, bunun sebebi Köroğlu ve Dadaloğlu gibi yiğitlerin yaptıklarıdır.

Konunun Kılıçdaroğluyla alakalı sayılabilecek yerleri nerelerdir şimdi buna değinelim. İlk anda sadece basit bir kafiye uyumu olarak akla gelen bu çağrışım, insanların kendilerine bir umut olarak gördükleri, halktan geldiğini ve halka karşı yapılan hak ihlallaerine karşı bir şovalye gibi savaşacağını duyuran K. Kılıçdaroğlu'na yapılabilecek en önemli jesttir. Zira kendisi her ne kadar sosyal demokrasinin egemen olması için çalışacağını ve zalimleri kovacağını, refah devletini Halk'a yayacağını ve daha başka reformlar yapacağını söylese de bunu nasıl yapacağını söyleyemiyor.

AKP'nin alçakça ve utanmazca sürdürdüğü özelleştirme maskeli satışları tekrardan kamulaştırma sinyalleri verse de konuşmasında, parti yönetimine sermaye'nin temsilcisi olarak aldığı insanların bu hedeflere nasıl bir samimiyetle yaklaşacağı muamma. Aslında muamma değil ancak insanlar hala onlardan Sosyalist (!) miş gibi davranmalarını beklediklerini gördükçe bunu "yaşayıp gürülecek" ve ibret alınacak bir yaşam kavgası gösterisine dönüşmesini beklerken olacaklar muamma olarak kestirememek daha uygun olacaktır.

Bir nevi görülenler görmezden gelinecek yani. Sermaye ve işçi sınıfı (anayasanın Türklük açıklamasına bakarak toplumu milliyet, ırk ve sınıf ayrılıklarına dayanmayan bir bütün olarak düşünmek gerek) arasındaki çatışma parti yönetimine sendika çalışanları ve işçi temsilcileri alınarak örtülmeye çalışılıyor. Marx'ın din hakkındaki düşünceleri kendini dindar veya laik olarak adlandıran bu kesimler için de geçerli. Bir yandan Peygamber tarafından temsil edilen haleli bürokrasi, bu kesimler tarafından kurtarıcı payesi biçilen bir M. Kemal'de kendine hayat bulmaktadır. Bu yazıda CHP tarihi ya da değerlendirmesi yapmayacağız.

Söylenmek istenen Kemal Kılıçdaroğlu'nun da Deniz Baykal gibi halka çok fazla vaad edecek birşeyinin olmamasıdır. Ecevit gibi bir siyasiyle benzeştirilen Kılıçdaroğlu'nun Ecevit gibi davranması dışında birşey beklemek güç. Emek eksenli sloganlar atılacak, İşçiler ve Sendikalar arkaya alınacak, Laik diyanetçiler örgütlenecek, kimi alanlarda (ulusal sorun gibi.) değişim sinyalleri verilse de devlet ekseninde hareket eden bir siyasi partinin devletin bütünlüğü için (!) kültürel farklılıkları savunması biraz zor görünüyor. CHP'nin "Devlet için Halk" yaklaşımını "Halk için Devlet"e dönüştürmediği sürece, bir seçimlik zafer kazanılsa dahi bu yaklaşımdan ötürü yine sürekli muhalefet koltuğuna oturmaktan kurtulamayacaktır.

Kürt ve Alevi sorununda hem kürt hem alevi olan Kılıçdaroğlu'ndan beklentiler ise yüksek. Yıllardır varlıklarını anayasal zırvalara dayanarak reddettikleri Kürtlerle bir barış havasına girebilirler. BDP ile bir uzlaşma sağlanamayacağı açık olan bu tarz girişimlere rağmen bölge halkının küskünlüğü bir nevi yumuşatılıp belki de CHP'nin yeniden oralardan güçlü olarak ayrılmaları düşünülebilir. Kürt sorununda örgütle bir pazarlığın sağlanamayacağını ve ona karşı amansız bir savaşım verilmesinden yana olan geleneksel CHP anlayışı, terör demogojileriyle ancak batı bölgelerinden oy için MHP ile yarışıyordu. Artık yaşanılabilecek bu yumuşamayla Doğu bölgelerinden alacağı oylar ve bu yaklaşımından ötürü eğer batıda oy kaybı yaşamaz mevcut durumu korumayı başarırsa, kendi seçmenlerini sağduyu çerçevesinde kucaklaşmaya ikna edebilirse, her iki bölgede de AKP'nin korkulu rüyası olacağını söyleyebiliriz.

Alevi sorununda ise Baykal ve kurmaylarının anti-Alevi yaklaşımının tersine onları kucaklayan bir anlayışın hakim olacağını düşünebiliriz. Yıllardır "sol" tarafından eleştirilen Alevi kesim, en sonunda Alevi olan bir başkan tarafından kendilerinin gerçekten temsil edilebileceği ümitlerini tazeleme fırsatı bulmuş ve bir nevi bu bnaskıdan sıyrılma ya da en azından bu baskılara karşı bir direnme noktası bulmuş durumdadırlar. Zorunlu din derslerinin kaldırılması konularındaki kararların arkasında durması beklenen bu yönetimin Alevi'lerin CHP'ye küskün olan kesiminin sempatisini kazanacak gibi duruyor. Şimdiden, başkan adayı olduğu günden beri bu kesimler arasında ciddi bir hareketlenme görünmekte.

Yıllardır oy kullanmayan küskün seçmen ise kendilerine oy verilecek bir alternatif bulma ümidiyle sandık başlarına koşacaklardır. Bu durum zannımca AKP'nin işine yaramayak gibidir. Uzun zamandır siyasete soğuk duran bu büyük kesimin oylarını almaya çalışan AKP iktidarı bir türlü kendini bu kesimlerin gözünde meşrulaştıramamıştı. Böylesi bir meşrulaştırmayı Kılıçdaroğlu'nun sağlayıp sağlayamayacağı ise bir muaamma olmaya devam ediyor. Ancak toplumsal alanda bir rüzgar yarattığı kesin gibi görünüyor.

Her kesimden insanın oy vermeyi düşündüğü Kılıçdaroğlu'nun, Sermaye (Burjuvazi) ile İşçi Sınıfının çıkarları arasında bir barış arayışının peşine düştüğünü söylemek uygun görünüyor. Sosyal demokrasi asıl itibariyle Sosyalizm dalgalarına karşı ulusal devletlerin uyguladığı bir dalgakıran görevi görmektedir. İnsanların pay aldıkları bir düzenin tahsisi daha köklü değişimler uğruna savaşı göze alan Sosyalist hareketlere katılıma tercih ediliyor. Bu yaklaşımından ötürü CHP öz itibariyle AKP'den farksızlaşıyor ancak yukarıdan bahsettiğimiz diğer konulardaki yaklaşımların değişmesi, AKP'ye karşı önyargıyla yaklaşan insanların CHP'ye karşı daha samimi davranacağını düşünebiliriz.

Yeni bir dönem başlıyor, bir öncekinden farklı olmayan ama onun tıpkısı da olmayan bir dönem. Umarız CHP bu yeni dönemde ulusal sorun konusunda daha yapıcı ve halktan yana davranır. Aynı dileğimiz Alevi sorunu ve İşçi sınıfı hakkında da geçerlidir. Bu konularda daha samimi davranan bir CHP'nin AKP'ye karşı güçlü bir rakip olarak ortaya çıkacağı kesin gibidir.

yAzının başğlığına dönersek, insanlarımız hala Dadaloğlu ve Köroğlu gibilerinin yarattığı değerlere sarılıp bekliyor. Yeni bir kahraman görmek istiyor ve buna soyunan herkes öyle zannediliyor. Umarız Kılıçdaroğlu halkın bu beklentilerine cevap verebilir. Aksi CHP için yokoluşun devam etmesini körükleyecektir.

18 Mart 2010 Perşembe

Ubuntu Linux ve Özgür Yazılım

Bu yazıda Ubuntu Linux tecrübelerimi ve Özgür yazılım felsefesini anlatacağım. Önceliği felsefeye bırakalım ki anlatacaklarımızın bir temeli, bir dayanak noktası bulunsun.

Özgür yazılım felsefesi, bilginin tüm insanların istedikleri zaman, istedikleri yerden ve istek ve ihtiyaçlarına göre, istedikleri programları-yazılımları özgürce indirip, kullanıp dağıtabilmelerine olanak tanıyan ve temeline bu düşünceyi alan felsefedir.

Bilindiği üzere dünyadaki bilgisayarların çook büyük bir oranında patent şampiyonu Microsoft şirketinin Windows işletim sistemleri yer almaktadır. Kurulumu bir dert olan bu yazılımların, kurulduktan sonra bile birçok derdi olduğu reddedilemez bir gerçektir. Öncelikle bu yazılımı elde edebilmek için ya sifirdan satın almanız gerekmektedir ya orijinal olmayan bir kopyasını elde etmeniz gerekir ( bu yol emek hırsızlığı olarak algılanacağı için bizce ahlaki değil) ki onu kurup kullanabilesiniz. Yeni satın aldığınız bilgisayarınızla size gelen kısıtlı deneme sürümlerinin zamanı dolunca "size verilen sürenin sonuna geldik" der gibi uyarılar almaya başlarsınız, bu uyarılar ya size pahalıya patlayacak olan yeni bir kopya satın almaya yönlendirecektir sizi ya da yukarıda değindiğim gibi tasvip etmeyeceğimiz emek hırsızlığına...

Diyelim paraya kıydınız, 200 tl ortalama ücret karşılığı yeni bir Windows işletim sistemi satın aldınız. Onu kurmanız gerekecektir, bu süreç biraz uzun ve can sıkıcıdır. Ama herşey bununla kalmaz, kurulumu yaptıktan sonra neredeyse hiçbir programın kurulu olmadığını göreceksiniz, bunların kurulumu için ekstra harcanan zaman -ki kendiniz uğraşmayacaksanız servise ödenen ekstra ücret- ve kurulumları tamamlandıktan sonra, örneğin video izlemek ve müzik dinlemek için gerekli olan ek bileşenlerin (kodek) yüklenmesi insanı bu işletim sistemine isyana teşvik ediyor.

Tabi bu durum herhangi bir popüler linux dağıtımını kurmuş, onu kullanmış ve esnekliğini, kullanım kolaylığı ve zahmet istemeyen süreçlerini gören benim gibi insanlar için böyle algılanıyordur. Zira hayatında başka bir işletim sistemi (Linux, Unix) kullanmamış bir insanın tutup kullandığı sistemden şikayet etmesi abesle iştigal eden bir durum olur.

Şimdi özellikle Debian tabanlı bir işletim sistemi olan Ubuntu'yu kabaca anlatmak istiyorum.

UBUNTU = İnsanlık İçin Linux...

Kuşkusuz Windows işletim sisteminin sloganı "İnsanlık İçin" Windows olamayacak kadar bireyci ve liberaldir. Ve buna göre şekillenen bir slogan olarak "Microsoft İçin Windows" gibi bir slogan onu daha iyi anlamamıza olanak sağlayacaktır. Ubuntu ise G. Afrika yerli kailelerinden olan Zulu'ların dilinde "ben seninle ben oldum", "sen sen olduğun için ben benim" dibi felsefi olarak karşılıklı hoşgörü ve saygıya dayalı bir düşünceyi ifade etmektedir. Burda Ubuntu!yu fazla idealize etmekten kaçınmak gerekmektedir elbette, ancak kelime anlamına da sansür koyacak değiliz :))

(Ubuntu İşletim sistemi için genel bilgi almak için http://www.ubuntu-tr.org ve http://wiki.ubuntu-tr.org/ adreslerinden faydalanabilirsiniz. Ubuntu tr türkçe kaynak açısından en fazla kaynağı içinde barındıran ve sürekli online olan kullanıcıları sayesinde sorunlarınıza çabuk çözüm üretmesiyle ünlüdür :))

Kurulum olarak ortalama 20 dakikanızı ayırmanız gerekmektedir, ardından Ubuntu'nuz< kullanıma hazır olarak karşınıza gelecektir.. Bundan sonra ortalama 100-200 mb güncelleme yüklemek için de 20-30 dakikanızı vermeniz gerekmektedir. Bu güncellemeleri aldıktan sonra video izlemeye, müzik dinlemeye başlayabilirsiniz. Ve bu noktadan sonra oturup Bilgisayarınızın ve İnternetin keyfini çıkrabilirsiniz.

Eğer oldu da herhangi bir sorunla karşılaştınız, işte o zaman yukarıda verdiğim adreslere müracat edip yardım alabilirsiniz.

Bir de bu Linux denen alemde Compiz Fusion olayı vardır ki o bambaşka bir hava katar bilgisayara. Windows'un kaba ve arkasından iz bıralkarak giden pencereleri yerine, sallanan pencerelerle bilgisayarla uğraşmak bir zevk olacak. Sanal masaüstü uygulamasıyla birden fazla masaüstü oluşturabilir ( isterseniz 100 tane belki de daha fazlası :) ve bunların her birinde farklı bir program çalıştırabilir, masaüstleri arasında 3D efektlerle geçiş yapabilir, ekranınıza kar ve yağmur yağdırabilir ve hatta alevli yazılar yazabilirsiniz.

Kurulum esnasında donanımlarınız otomatik olarak tanınır ve driverleri yüklenir. Bu sayede driver indir-kur derdinden ve bu iş için ekstra zaman harcamaktan kurtulmuş oluyorsunuz.

Hemen her programın bir alternatifinin veya benzerinin olduğu bir platformda, işlerinizi özgür yazılım felsefesdiyle oluşturulmuş ücretsiz yazılımlarla kolayca halledebilirsiniz. Ofis programları, Grafik işlemciler, görüntü düzenleyicileri,internet araçları, ses ve video araçları, yazılım geliştirma araçları, web tasarım araçları kısacası aklınıza gelebilecek ve ihtiyacınız olabilecek neredeyse her programın bir alternatifini kurup kullanabilirsiniz. Bu alternatifler kapalı kaynak kodlu yazılımlara göre çok daha performanslı olabiliyor.

Linux camiasını tek sorunu - o da kendisi için sorun değil aslında, kullanıcılar için sorun- oyunlardır. Bu konuda da yazılan birçok yazı mevcut. Ben değinmeyeceğim, ama Ubuntu-tr.org sitesinde bu konuda çokça döküman olduğunu söyleyebilirim.

bu nasıl bir yaşam...

Acaba Dünya'da hayat var mı? Ya bizler aslında ölüysek ve Platon'un dediği gibi aslında gerçeğin sadece bir yansıması ya da gölgesiysek. Ve aslında gerçek olan taraf öbür tarafsa? O zaman ölenler için üzülmek yerine sevinmemiz gerekiyorsa?

Ne garip d... Devamını Görüşünceler, bunlara ancak deliler ya da psikolojik sorunları olanlar inanabilir gibi. Ama toplumu deliler oluşturuyorsa deli olmak bir farklılık değil, o toplumun genel özelliğidir. Yani sıradan bir durumdur ve göze batmaz. Ama normal olanlar bu sefer deli olanlara anormal gelir ve deli muamelesi görür.

Kavramlar birbirine girer, at izi it izine karışır, insanlar sokak ortasında vurulur vuranlar kahraman olur, ölenler hain. Adamın biri karısının burnunu, kulağını keser, biri kendini istemeyen kadının suratına kezzap atar, derisini akıtır, biri kendine açık büfeden seçtiği 4 ve üzeri karı alır, alır birini vurur ötekine ama dinde yeri vardır. Melih Gökçek zam yapar kimsenin kılı kıpırdamaz, zamlar geri alınınca millet ayaklanır. Arkadaşın işten-okuldan atılır, ses verirsin sesini keserler, haklısındır ama haksız görülürsün. Yürümesi gerekenler sana yürüme der, hak aramazlar, hakları yendiğinde öksürürler başkasına yapılırsa sessizce yutkunurlar... Böyle bir dünya gerçekten de gerçek olamaz...

İnsan düşündükçe yazıyor, yazdıkça düşünüyor. Ve maalesef düşüdükçe sinirleniyor...

23 Şubat 2010 Salı

açılış

Blogumuzun ilk yazısı olma şanssızlığını yaşayan bu yazı için hem üzülüyor hem mutlu oluyorum. İlk yazı olmasından ötürü mutlu olurken, ilk olanın her zaman ardıllarına nazaran yaşadığı eksiklikler ve bu eksiklere bağlı gelişen eleştri süreçlerinden ötürü de üzülmekteyim. Kendimi bu yazı yerine koyarsam üzülmek için yeterli sebebim oluyor zannedersem. Ancak bu blog herhangi bir alanda uzmalnalşmayı temsil etmediği için yazıların birbirlerinden bağımsız konularda olacağını göz önüne alırsak, bu durum hiç de can sıkıcı olmuyor.

Bu açıklamaları bir kenara bıraktıktan sonra bazı konularda birşeyler karalamam gerektiğine inanıyorum. Bu blog benim açımdan zaman zaman dolan sinirlerimi ve sinüzitlerimi içtenlikle boşaltabileceğim bir mekan olma özelliği taşıdığı için, "bana ne kardeşim bundan!" diyebileceğiniz ayrıntılara rastlayabilirsiniz. Bazen de bu ayrıntılar hayatlarımızın ortak yanlarına temas edeceği için kendi hayatınızdan bazı parçalar da bulabilirsiniz. Bu durumdan ne gocunmalı ne de böbürlenmelisiniz. Bu doğal bir durum olduğu kadar daha fazla uzatılmaması gereken bir durumdur da aynı zamanda.

Blog başlığının altını deniz kumuyla karılmış harça bandırılmış demirlerle örme işini başarıyla yerine getirdiğim için olası gidişata müdahale etmeden, yukarıda değindiğim sinir ve sinüzit boşaltımı işlemlerine geçebilirim artık.

Faşizmin "H" si...
Faşizmin "H" si alt başlığı size okuyanlara tuhaf gelen bir metafor olabilir. Denilebilir ki "efendim, faşizm kelimesinde "H" harfi yok, nerden çıktı bu karışıklık. alkol mü aldın efendi!.."

Hayır efendim, alkol yok, ama sinüzitlerimin azdığını söyleyebilirim. Şimdi boşaltalım beraber. Faşizm'in H'si tabiki geçenlerde TEKEL direnişi olarak Türkiye tarihine geçen büyük direnişe destek veren Hacettepe Üniversitesi öğrencisi 95 kişiye soruşturma açılmasına binaen üniversiteyi simgelemek amacıyla kullandım.

Polis'in isteğiyle üniversite öğrencilerine soruşturma açan, keyfi açılan başka soruşturmalarla öğrencilerin disiplin cezasına çarptırılmalarına sebep olan okul yönetimi bu yakıştırmayı fazlasıyla hakediyor. İşi bilim üretmek olan kurumlar polislik oyununa kaptırıyorken kendini ve bilim üretmesi gereken insanların da soruşturma komisyonlarına girerek düşünceyi suç saymayı kendine iş edinmeleri, bu okul yönetimini ve öğretim elemanlarını hakettikleri bu sıfata uygun bulmamıza sebep oldu. Kimse gocunmasın, kimse alınmasın. Tesadüf değil alınteri deyimine de yeterince uygun geliyor bu benzetme. Benzete benzete bi halolduk sonuçta. Sinüzitlerimiz azmakla beraber artık bu iş de sıkıcı bir hal almaya başladı. Daha fazla laf atmadan ve midemizi bulandırmadan bu konuya bir nokta koyalım.

Şimdilik...