3 Ocak 2011 Pazartesi
1 Ocak 2011 Cumartesi
AŞK

31 Aralık 2010 Cuma
BİLMELİSİN Kİ...

30 Aralık 2010 Perşembe
Sesli Harfler


Kavat derebeyleri yüreksiz Bolu beyleri
Hırsızlar, yüzde oncular, kumar erleri
Cebren ve hile ile haklarımızı alan
Zulmü ve alcaklığı yöneten murdar ücgen
Biliyor musunuz bir orman gelişiyor şimdi
Türkülerini duyuyor musunuz nice derin
Yakılmış coban ateşleriyle dağlarda
Karanlığı tutuşturup bir köşesinden
Geceyi gündüze cevirenlerin
Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
anamız çay demliyor ya güzel günlere
sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
bu, böyle gidecek demek değil bu işler
biz şimdi yan yana geliyoruz ve çoğalıyoruz
ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
işte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz.”
Cemal SÜREYA
2 Aralık 2010 Perşembe
EMPATİ (*)
senden mi sakınıcam,
al senin olsun tüm benliğim
al ki;
biraz daha sen olayım...
* arada sırada karaladığım kısa dörtlüklerimden biri. adı empati, karşımızdaki insanı daha iyi anlayabilmek için onun neler hissettiğini ve hangi koşullarda bulunduğunu bilmemiz gerekir. bunun en sağlıklı yolu ise empaati kurarak karşımızdaki insanın kişiliğine bürünmektir. Sanırım...
27 Ekim 2010 Çarşamba
Hepimiz Katiliz...

Yazının gidişatından haberim yok, nereye gider buna kendi karar verecek. Ama ille de bir giriş yapmak gerekirse topallamak değil de toparlamak yerine şöyle denenebilir: BU ÜLKEDE İNSANIN KATİL OLMAMASI İÇİN HİÇBİR NEDEN YOK...
Evet bu aslında yazıyı oluşturacak fikrin, aklımdaki taslağını en iyi ifade eden kelimeler bütününün ta kendisidir. BU ÜLKEDE İNSANIN KATİL OLMAMASI İÇİN HİÇBİR NEDEN YOK!..
Neden mi?
Bunun cevabı sizde, ailenizde, yaşadığımız toplumun ortak karakteri icabınca herkeste.
Hepimizin yaşamı, aslında içinde katil büyüten bir insanı oluşturma sürecine hizmet etmektedir.
Nasıl mı?
Deneyelim, bakalım açıklayabilecek miyiz?!.
Mesela en basitinden, daha doğar doğmaz adımıza kurban kesilir, kırkımız çıknca yine kesilir ve kesilen hayvanın kanı alnımıza sürülür. Yani hayata damgalı katil adayı olarak başlıyoruz. Gün geçiyor büyüyoruz, bu ritüeller etrafımızda sergilenmeye devam ediliyor. Pipimiz kesiliyor, canımız yanarken "erkek" olmanın gururunu yaşatıyorlar bize, acımızla eğleniyorlar. Kurban Bayramı diye bir geleneğimiz bir dini vecibemiz var ki sormayın. Daha doğar doğmaz içine düştüğümüz bu toplumun içinde gelişirken, sosyalizasyon sürecimizin bu en önemli dönemlerinde kan görmeye alışık hale getiriliyoruz. Kurbanlarımızla beslenmeyi öğreniyoruz, onların canı yokmuşcasına, onların yaşam haklarına saygı duymaksızın, medeniyet adına vahşice büyütülüyoruz.
Artık Kurban kesimleri beli merkezlerde yapılsa da halen kan akıtmak için canlı canlı hayvanın boğazına gidiyor bıçak. Kaçımız kuzu şiş yerken yediğimiz şeyin aslında doğanın en güzel yavru canlılarından biri olduğunun farkındayız? Kaçımız yediğimiz şeyin aslında bir canlının elinden yaşam hakkı alındıktan sonraki hali olduğunu görüyoruz?
Yaşam hakkına kültürel olarak bu kadar yabancı olan bir toplum olarak, hayvanların ölümünü, kendi saçma geleneklerimiz adına meşru görürken nasıl olur da insanların yaşam haklarını savunacağız?
İnsan olmanın bilincine varamayan bu çoğunluk için gerçekten üzülmek dışında birşey gelmiyor elimden. Yarattıkları katil psikolojili çocukların sokak hayvanlarına çektirdikleri eziyetleri gülerek izleyenler, sevgiden önce nefreti ve öfkeyi empoze eden aileler bu durumu daha ne kadar görmezden gelecekler.
Geleneklerle işlene bu psikoloji milli düşüncelerle daha da belirginleşiyor, askerde adam öldürmeyi bilgisayar oyunlarında adam öldürmekle karıştran milyonlarca insan olduğuna bahse girebilirim. Zira ABD'nin Irak savaşında savaşmaları için seçtiği birçok kişi bilgisayar oyunlarını turnuvalarında dereceye girmeyi başaran (!) insanlardan oluşuyordu. Oyun oynamadıklarını, kurşunu yedikten sonra bir daha ayağa kalkıp sayısız defa ölme hakkına sahip olmadığını, yani yaşadıklarının oyun olmadığını öğrenmeleri içim ölümle birkez burun buruna gelmeleri gerekiyordu, geldiler. ABD'de en yaygın meslek dallarında birinin PDR olduğunu söylesem mübalağa etmiş sayılmam sanırım. Vietnem savaşı bozgunu ve sonrasında yaşananlar buna güzel örneklerç Psikolojisi altüst olan insanlar topluma yeniden kazandırılmaya çalıştırıldı. Ne kadar başarılı oldukları geçirilen cinnet nöbetleriyle oranlanabilir sanırım.
Neyse ülkemize dönelim.
Psikolojik olarak altüst olan nesillerimiz, toplumumuzun altüst olan psikolojik yapısına uygun olarak yetişiyorlar. Yani toplumumuzun toplu olarak rehabilite edilmeye ihtiyacı var.
Yukarıda bahsettiğim kurban geleneği, insan hayatının da hayvanlarınkiyle eşdeğer tutulmasına yol açıyor. Katliamlar zihinlerde, içgüdüsel olarak meşrulaştırılıyor. Askerler ölüm mangalarına dönüşüyor, insanlar magandalara... Futbol terörü neden hiç gündemimizden düşmüyor dersiniz? Acaba bu adamlar toplumun geri kalanından ne kadar farklı bir pikolojiye sahipler? Ben şahs olarak pek büyük bir fark olabileceğine inamıyorum. Çünkü bu toplumumuzun karakterine en uygun yaşam biçimi...
Ogün Samast'la ilgili olarak "bir çocuktan nasıl olur da böyle bir canavar yarattık" soruları havada uçuşuyrdu basında. Acaba kaç basın mensubu toplumun içerisinde bulunduğu bu psikolojiyi sorgulama cesaretini gösterdi? ben denk gelmedim...
Ogün Samast da her türk genci gibi geleneklerine bağlı olarak yetiştirildi. Militaristti, ırkçı bir milliyetçiydi, faşist olmuştu, devletinin bekası için herşeyi yapabilirdi ve bunlar hep o sosyalizasyon sürecinde kendisine empoze edilen düşüncelerdi. Bu onu suçsuz biri yapmaz elbette, yaptığı insanlık suçu sayılacak eylemi aklamak amacıyla hiç yazılmadı. Ama şöyle bir gerçek olduğunu düşünüyorum; bu ülkenin yazılı ve görsel tüm medya organlarında savaş naraları atılmakta, okullarında ırkçı eğitim verilmekte ve bu devlet eliyle meşru bir zeminde yapılmakta, 85 yıldır dindirlimek yerine durmadan körüklenen bir etnik düşmanlık resmi olarak yürütülmekte. Çocukluğunda kanın oluk oluk akışına şahit olan bir "çocuk" olarak devletin bu "psikolojik desteğini" (!) arkasına alan hangi çocuk normal bir vatandaş olabilir...
Mafyavari filmlerin bu derece rabet görmesinin altında da acaba bu yetiştirme tarzı ve osyalizasyon sürecinin bir etkisi olabilir mi?
Cevap veriyorum; OLABİLİR...
Toplum timsah gözyaşını bir kenara bıraksın artık, en azından ben yutmuyorum bu numaraları.
"Kendi düşen ağlamaz" diye bir lafı vardır büyüklerimizin. Toplum olarak da militarizme, faşizme ve devlet terörüne ve sapıklığa sessiz kalarak, Ogün Samast'ları yaratanlar bu toplumun kendisidir. Bu adamlar uzaydan ya da başka bir ülkeden gelmediler ya, bu toplumdan türediler. Ve onbinlercesi daha var sırada. Hergün TV ve Gazetelerde boy boy linç haberleriyle karşılaşıyoruz, bunları yapanlar işte bu insanlardan başkası değil. Fatmagül'e tecavüz edenlerin zihinsel temellerini soruşturacağımıza, kız başına dışarda ne işi var gibi saçma sorular sorarak anca yediğimiz b.ku tatlandırmayı başarabiliriz tolum olarak.
Toplumda kendine ilerici diyen ya da fiili olarak bu rolü üstlenmiş olan tüm demokratik kurumların birleşip ortak zeminde devletin militarist ve kurumsallaşmış faşist ideolojisine karşı savaşması gerekmektedir. Kürt lafını duyunca kanı beyninie sıçrayanlar kemdileriyle başlamalı bu savaşa, işte tam da bu kişiler "kendi düşen"ler kısmını oluşturuyorlar toplumun. Dolayısıyla onlara "ağlamak" yakışmaz. Toplum olarak gelenek ve göreneklerimiz dahil içerisinde şiddet barındıran tüm ögeleri dışlamalıyız. Yoksa katil olmamak elde değil, katil olmak ise çok kolay..
Bu sosyo-psikolojik vakanın tedavisinde Türkiye'deki tüm PDR uzmanlarına ihtiyacımız olacak. En fazla da bu ülkenin onurlu, şerefli, vicdanlı aydınlarına ihtiyacımız olacak.
*PDR ( Psikolojik Danışmanlık- Rehabilitasyon)
4 Ekim 2010 Pazartesi
İnsan ve Özgürlük Sorunu Hakkında Kişisel Fikirler.
14 Eylül 2010 Salı
Referandum !..

Daha önce referandum sürecini "evet-hayır" zıtlaşması üzerinden değerlendirmeye çalışmış, neden evet ya da hayır demeyeceğimi açıklamaya gayret etmiştim.
Bugünkü yazıda ise referandum sürecinin sonunda karşımıza çıkan süreci, kendi süzgecimden geçirerek aktarmaya çalışacağım.
Evet ya da Hayır seçeneklerini destekleyenler, her biri yalnızca kendi düşüncesine odaklandığı için bir diğeri hakkında yeterinde bilgi sahibi olamadılar. Olaylara taraflı ve düşmanca yaklaşmak sorunu anlaşılmaktan uzaklaştırdı ve içinden çıkılmaz bir hale soktu. Bu sebeple "evet-hayır" seçeneklerini tercih etmeyen biri olarak, dışarıdan yönelteceğim eleştirilerle bu süreci her iki taraf için de anlaşılır kılmak için çabalayacağım.
Öncelikle diğer yazılarımdaki sıralamaya uygun olması bakımında "evet" seçeneğini inceleyelim. Evet'çiler için yazdığım yazıda, samimi olmadıklarını, samimi olmaları halinde yapmayı vaad ettikleri değişikliklerin aslında yapılması gereken değişiklikler olduğunu ifade etmiştim. Şimdi baktığımızda içerikten ziyade reklam çalışmalarının ve muhalefetin olayı kişiselleştirmesinin bir sonucu olarak "evet" oranlarında hiç beklenmeyen bir artış ortaya çıktı. Bunun sebebi bana öyle geliyor ki, muhalefet partilerinin bunu bir güvenoyu sınamasına çevirmeleri olmuştur.
Zira Tayyip Erdoğan ve AKP karşıtlığı üzerinden yürütülen kampanyalar, alternatif sunamayan muhalefetin söylemlerinin havada asılı kalmasına ve halkı ikna edememesine yol açtı. Kişiler ya da karizmatik liderler her zaman hedef haline getirilirler, ancak bu onların karizmalarının artması dışında bir işe yaramaz. Tayyip Erdoğan hakkında çok eskiden beri yürütülen kampanyaların varlığı, bu zatın halkın hafızasına sinen bir biçimde etki etmesine sebep olmuştur. Ve yapacağım dediği her şeye muhalefetin karşı çıkması, vatandaş nezdinde çok da hoş karşılanmamış anlaşılan.
Tayyip Erdoğan üstü açık veya muhalefetin söylediği gibi üstü kapalı bir biçimde halk oylamasına sunduğu maddeleri, oyunu istediği vatandaşa açıklamayı başarmış gibi. Ya da kendisi üzerine oynayan muhalefeti daha da kışkırtarak popülaritesini arttırmış görünüyor. Bu gidişat yerel ya da genel seçimlerde de aynı şekilde devam edecektir gibi geliyor. Eğer Muhalefet gerçek anlamda alternatif projeler geliştirip, halkın karşısına "bunu, bunu, bunu, şöyle, şöyle,şöyle yapacağız" diye çıkmazsa AKP ve Tayyip Erdoğan daha birçok meydan savaşını zorlanmadan kazanacaktır.
% 58 evet oranı hükümetin halktan ciddi bir destek aldığını gösteriyor. %42 hayır oranı ise, proje ortaya koyamayan muhalefetin ıkınarak çıkardığı bir sonuç gibi görünüyor. Yoksa alternatiflerin yarıştığı bir şeçimde bu kadar farkın çıkması beklenmemeli.
Hayır cephesine gelelim.
Bütün gazeteler ve köşe yazılarında Hayır oylarının oranının büyük oranda Kemal Kılıçdaroğlu' nun karizmasına bağlı olduğu yazılıyor. Burada açıkça MHP' nin bu oylamada "dış kapının mandalı" konumunda algılandığını gösteriyor. Kılıçdaroğlu çok çalıştı, çok mitingler yaptı, bazen aynı gün içerisinde farklı şehirlerde 4 miting gerçekleştirdi. Büyük bir performans gösterdi elbette ve kendisinin genel başkanlık koltuğuna oturduğu günden itibaren sürekli artan karizması büyük oranda bu performansa yansıdı. %42 oranının çıkmasında büyük bir paya sahip oldu haklı olarak. Ancak konuşmalarında çok fazla konuya sembolik olarak değinmesi, altını doldurmadan dokunarak geçmesi, alternatif bir program ve projeden yoksun olması ve en önemlisi referandumu Tayyip Erdoğan'a karşı bir meydan savaşına dönüştürmesi, oranların böyle farklı olmasına yol açtı.
Bu yaptıkları yanlışlarıydı. Doğru yaptığı tek şey söylemlerin Milliyetçi ve soyut kavramlardan arındırılıp daha gündelik ve gerçekçi söylemlere dönüştürülmesi oldu. Konuşmalarda ekonomik sorunlar, sağlık sorunları ön plana çıkarıldı, eşitlik ve kardeşlik mesajları verildi. Statükoyu aştıkları söylenemez elbette, ama bu söylem değişikliği Baykal dönemine göre oldukça köklü değişiklikler anlamına geliyor. Velhasılıkelam yapılan bu manevralar, yanlışların yanında oldukça güdük kaldı ve sonuca böyle yansıdı.
Bir de referandum'un bir diğer cephesi vardı, "BOYKOT"...
Boykot tavrı hem evet hem de hayır'cılar tarafından boş bir eylem olarak görüldü. Vatandaşlık görevi oy kullanmaya indirgendi, insanların 3. bir seçeneği seçmesine kaybedilecek oy ve sarsılacak sistem meşruluğu sebebiyle karşı çıkıldı. Ancak görülen o ki, ülke genelinde referanduma katılım %77 oranında. Bir başka deyişle, boykot edenlerin oranı % 23...
Yapılan hesaplar % 77 üzerinden alınan %'lik dilimleri yansıtmaktadır. Yani 100 kişden 77 si oy kullanmaya gitmiş, bunların (77'nin) %58'i evet demiş, %42 si hayır demiş. Yani 50.000.000 kişinin sandığa gideceğini hesaba katarsak, 38.500.000 kişi oy kullanmış, bunun % 58'i yani 22.380.00 kişisi "evet" demiş, % 42'si yani 16.170.000'i "hayır" demiş. kalan kişi sayısı ise 11.500.000 oluyor ki bu sayı azımsanmayacak kadar çok oluyor "boykot" edip sandığa gitmemiş.
Güney Doğu ve Doğu'da BDP'nin çağrısı önemli yankı bulmuş durumda. Birçok ilde referanduma katılım sembolik denecek kadar az. Örneğin; Hakkari'de bu oran % 6. yani 100 kişiden yalnızda 6'sı sandığa gitmiş, 94 kişi boykot etmiş. Diyarbakır'da katılım %35 civarlarında yani %65 boykot... Bu liste bölge illerinde bu şekilde. Yerel seçimlerdeki tabloya benzer bir şekilde BDP ve CHP'nin oylarını koruduğu, kitlesini yönlendirebildiği görüldü. MHP ise tabanının AKP tarafına kaymasına engel olamadı. Bu sebeple partisinin 1. olduğu yerlerin bir çoğunu "Evet" rüzgarı kasıp kavurdu.
Anlamlandıradığım bir nokta da "Hayır" diyen CHP'lilerin Boykot edenlere karşı yönelttikleri işbirlikçi eleştirisi. Bu eleştirinin ilertutar bir yanı yok. Hala statükoyu devam ettirip insanları kalıplara sokma arayışının bir ifadesidir ancak bu. Boykot edenler, eğer boykot etmeselermiş oyları "evet" olacakmış zaten. Yani?!. İlle de Hayır mı demek gerekiyor yani, bu mu demokrasi? Bu düşünceyi savunan insanların bir an önce siyasal kuramlar hakkında bilgi edinmelerinin elzem olduğu görüşündeyim.
Ayrıca BDP dışında boykot edenler de vardı referandumu, tıpkı CHP dışında "Hayır" diyen solcuların da olduğu gibi... BDP eğer istekleri kabul edilirse referanduma evet diyeceğini açıkça söylemişlerdi zaten. Adamlar gizliden iş yapmıyor. Ben hayır diyeceğim deyip boykot ediyorum demediler yani. Bu sebeple BDP kendi politikası gereği bir tercih yaptı ve bölgesinde büyük bir destek alarak 3. seçeneğin meşruluğunu sağladı. CHP'lilerin neden evet Doğu ve Güney Doğu'da bu kadar yüksek çıktı demek yerine bir an önce, Neden buralarda Hayır oranları bu kadar düşük çıktı diye düşünmesi lazım. Demek ki Kürt sorunu noktasında gerçekçi bir projeye sahip değiliz, demek ki bölgenin ekonomik kalkınması için yerel otoritelerle ilişki içerisinde değiliz, demek ki bölge halkına herhangi bir şey vaat edemiyoruz diye düşünmeliler. Şapkasını çıkarıp önüne koyması gerekir ana muhalefetin..
Yazıyı noktalamanın zamanı geldi. Tahmini sayısal verilerle yaptığım hesaba göre, "evet" oldukça büyük bir fark atmış durumda. hayır'cılar hayırlara vesile olmadılar kendi açılarından, fakat referandumun 2. galibi kesinlikle Boykot cephesi oldu. İlerleyen dönemlerde Kürt sorunuyla ilgili konularda BDP'nin muhattap alınmasının meşruluğunu sağladılar böylece... Sırada Genel Seçim ve bu arefede çözülmeyi bekleyen ciddi sorunlar var. Hükümet yapacağım dediklerini bir bir yapmalı ki kendine olan güven devam edebilsin. Bu baskı onları hata yapmaya da itebilir elbet, ancak genel seçimlerde başarılı olması bu vaatleri gerçekleştirmesine bağlı. Muhalefet de alternatif projeler geliştirip tercih nedeni olmaya çaba göstermeli. Kuru gürültüye papuç bırakılmadığını görmüş olduk. Boykot eden BDP seçmenine güven vermiş durumda, zafer sarhoşluğu içerisindeler. Bu rehaveti üzerlerinden atıp önlerindeki maça odaklanmalılar. hoş genel seçimlerde büyük oranda aynı tabloyu yakalayacaklardır ancak hükümet attığı adımlarla bölgeden destek koparmayı başarıyor, bunu engellemek için çok çalışmalılar.
Olaya bir de bu taraftan bakın isterim. İsterim ki kuru ve kişisel düşmanlıklar yerine siyasal alternatifler yarışsın, ülkemde insanlar bilinçsizleştirildiklerinin ve sadece sistemin meşruluğu için kendilerine ihtiyaç duyulduğunun ayırdına varsın. İsterim ki insanın insan tarafında sömürülmediği insanca bir sistem kurulsun, ve isterim ki bütün bunların zorlu olduğunun fakat mutlaka olması gerektiğinin farkına varılsın.
kalın sağlıcakla...
Saim Balkaya
3 Eylül 2010 Cuma
ALLİANOİ için bir adım gerekli.
Kültürel değerlerimiz yok ediliyor.
Bu yeni birşey değil, Almanların koca kenti söküp Berlin'e taşıdıklarını biliyoruz. Yine Fransa'da, İngiltere'de Rusya'da Anadolu medeniyetlerine ait yüzlerce eser kaçırılarak sergieniyor hala. Irak savaşı sırasında yağmalanan tarihi eserlerin haddi hesabı ise bilinmiyor. Medeniyet çalınarak oluşturulamaz. Ama şimdilerde Türkiye'de farklı bir medeniyet düşmanlığı gözlemliyoruz.
Binlerce yıllık tarihi mirası içerisinde barındıran antik kentler saçma sapan baraj projeleri sebebiyle sular altında bırakılmak isteniyor. Hasankeyf bunlardan biri, bunu dışında ALLİANOİ gibi yerler de var. Bu yerler binlerce yıl önceki Anadolu medeniyetinden bizlere kalan eşşiz değerdeki bir miras olmanın yanında tarihi değeri ise tartışılmaz.
Ama ilgili bakanlık ve DSİ burada böyle bir kentin olmadığını söyleyecek kadar gözleri dönmüş vaziyetteler. İnsanlar referandum sürecine kitlenmişken arka planda sessizce üstü kumla örtülmek isteniyor ALLİANOİ'nin. Anadolu mirasını yok ederek kimliksiz ve benliksiz bir toplum yaratmaya çalışıyorlar. Bergama'nın bir bölümünü oluşturan bu antik kaplıcalara bakanın savunması "orası sadece bir kaplıca, bunlardan Anadolu'da binlerce var" şeklinde olmuştu. Bu nasıl bir tarih bilincinden yoksunluktur, bu nasıl bir düz mantıktır. Bunu aklım hayalim algılayamıyor, farklı bir boyuttan sesleniliyor sanki de ben o sebeple algılayamıyorum.
Can Dündar'ın aktardığına göre, sular altında bırakılacak kent, kille kaplanmak üzere sular altında sergilecek. Fakat zarar görebileceği gerekçesiyle mahkemeye itiraz edliyor ve yapılan itirazlar sonucu DSİ ve Bakanlık davayı kaybediyor. Fakat DSİ bir uyanıklık yapıp "kille kaplanacak" ibaresini "kumla kaplanacak" şeklinde değiştirip tekrar kendi lehlerine karar alınmasına sebep oluyor. Uzmanlar ise kumla kaplamanın en az kille kaplamak gibi zararlı olduğunu ve çürümeyi tetikleyeceğini söylüyorlar.
Bu kritik süreçte gündemi bırakıp bu konu üzerine eğilen tek yazarımız Can Dündar oldu. Onun dışında Pop şarkıcısı Tarkan'ın bu duruma karşı çıkan konuşması olayın duyulmasına geniş bir katkı sağladı. Tarkan'a bu konudaki duyarlılığından ötürü teşekkür etmek gerek. Zaten bakanın saçmalamaları da bu süreçten sonra gerçekleşti. "sanatçı sanatını yapsın, tutup ben de şarkı söylersem ne olacak" sözleri halen aklımda. İlgili alanda en tepedeki insanın bu cahilce ve kabaca açıklamaları aslında toplumun vicdanının ne denli nasır tuttuğuna delil teşkil ediyor. Bu antik kent Beyoğlu'nda alışık olduğumuz eski harabe binalardan çok daha eski ve en az onlar kadar değerli. Burası antik bir kentin en önemli kalıntıları...
Geçenlerde Ara Güler'in bir röportajını okudum Milliyet Cadde ekinde. İstanbul'un eksisi gibi olmadığını, tarihi mirasa sahip çıkılmadığını söylüyor ünlü fotoğrafçı. Marmaray çalışmaları sırasında ortaya çıkarılan kalıntıları yorumlamış ve "haberimiz bile yok eskiden, üzerini örtüp oturmuşuz" diyor. Fakat bu durum ALLİANOİ için geçerli olmasın. ALLİANOİ için yapılması gereken şeyler olmalı.
Türbeler koruma altına alınıp ziyarete açılırken nedir bu kendinden olmayana duyulan aygısızlık. Bu davranış Osmanlı'dan kalan son kalıntıların Kabe etrafından temizlenmesi politikasını meşrulaştırmaz mı? Ya da Anadolu kültürünün tek kaynağının İslam kaynaklarından oluştuğu gibi saçma ve açıkça bir tavra işaret etmez mi? Bu bir şüphe, herhangi bir açıklama yok bu konuda ama insanın içini kemiren bir tarih düşmanlığı başka biçimde açıklanamıyor zihnimde.
Hakkında onlarca bilimsel çalışma yapılan bir kenti tutup da yok saymak nasıl bir zihin yapısını egrekli kılıyor. Kahvede okey oynarken mi alınıyor bu kararlar? bu kadar sığ düşünmek neden?
Tarihi değerlerimize sahip çıkalım, onu biz yapmadık ama onlar bizim taşınmaz miraslarımızdır. Ayasofya Müzesi nasıl böyleyse, ALLİANOİ de HASANKEYF de öyledir ve baraj suları altında kalan kalacak olan her yer de öyledir. Bunlara sahip çıkmak tarihi bilince sahip insanların yetişmesine yardımcı olmak anlamına gelir.
Acaba Can Dündar'ın dediği gibi Almanlar'dan rica etsek de bu kenti de alıp götürseler. Suyun altında izlemekten se içerisinden gezerek izlemek daha iyi bir seçenek olurdu.