11 Temmuz 2011 Pazartesi

Ülkü Tamer

Ülkü Tamer


Ülkü Tamer 20 Şubat 1937 tarihinde Gaziantep ili sınırları içerisinde dünyaya gelir. Ama yaşamı bu sınırların içerisine sığmayacak kadar geniş ve çok yönlüdür.Kendisi hem oyuncu, hem besteci, hem söz yazarı hem de edebiyatçı'dır. 1958 senesinde Robert Koleji'nden mezun olduktan sonra, İkinci Yeni şiir akımının önde gelen temsilcilerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Yazdığı şiirler kapalı olma özelliği taşıdığından, genellikle anlaşılmaz bulunmaktadır. İkinci Yeni şiir akımının yeni bir dil ve algı yaratmak için başladıkları girişim böylelikle büyük bir başarı elde etmeyi başarmıştı. Bu akımın temsilcilerinden bazıları; Ece Ayhan, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Edip Cansever vs...dir.

Hepsinde ayrı bir dil, ayrı bir algı, ayrı bir tat bulmak mümkündür. 70'li yıllarda toplumsal konuları işleyen şiirlerinde artış göze çarpıyor. Bu eserlerinde de yine aynı kapalı anlam özelliğini görüyoruz. Grup Yorum'un seslendirdiği "Düşenlere" adlı şarkının söz yazarı Ülkü Tamer'dir. Grup Yorum seslendirince verilmek istenen mesaj kendiliğinden netleşmekte olsa da bu şiirinde de anlamsal derinlik ön plandadır. Yine Ahmet Kaya'nın seslendirdiği "gül dikeni" ve "üşür ölüm bile" şarkılarının da söz yazarıdır. Bu iirlerde toplumsal olaylar karşısındaki tavrını net olarak görmekteyiz.

1- Grup Yorum'un seslendirdiği şarkıyı dinlemek ve şiirin sözlerini okumak için aşağıdaki linki kullanın.

http://saimbalkaya.blogspot.com/2011/07/grup-yorum-dusenlere-siir-ulku-tamer.html

2- Yazarın bazı şirlerini okumak ve yaptığı çeviri eserleri görmek için aşağıdaki linki kullanın.

http://siir.gen.tr/siir/u/ulku_tamer/index.html

3- Ülkü Tamer'le ilgili kısa bilgi almak için aşağıdaki linki kullanın.

http://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%9Clk%C3%BC_Tamer

4- Haluk Bilginer'in "Güneşin Oğlu" filmindeki unutulmaz sahnesi "KONUŞMA" şiirini okumak ve ilgili videoyu izlemek için aşağıdaki linki kullanın.

http://saimbalkaya.blogspot.com/2011/07/haluk-bilginer-gunesin-oglu-film.html

8 Temmuz 2011 Cuma

Haluk Bilginer- Güneşin Oğlu (film) - Konuşma Şiiri (Şair: Ülkü Tamer)



Şiir: KONUŞMA - Ülkü Tamer


Aman kendini asmış 100 kiloluk bir zenci
Üstelik gece inmiş ses gelmiyor kümesten
Ben olsam utanırım bu ne biçim öğrenci
Hem dersini bilmiyor hem de şişman herkesten

İyi nişan alırdı kendini asan zenci
Bira içmez ağlardı babası değirmenci
Sizden iyi olmasın boşanmada birinci
Çok canım sıkılıyo kuş vuralım istersen.

Grup Yorum - Düşenlere (şiir: Ülkü Tamer)



Grup Yorum - Düşenlere
(Ülkü Tamer - Ağıt)

Bu toprakta kalır adın
Tohumların arasında
Yeşilinde tarlaların
Başakların sarısında

Yıllar geçse de aradan
Kopar gelir ırmaklardan
Işır yine kurşunlanan
Dostlarının yarasında

Günü gelir dağa çıkar
Yıldızlardan şiir çeker
Kanımızı siler yıkar
Suların en durusunda

Bir annedir bir kardeştir
Ovalarda bir ateştir
Sırasında hayat verir
Ölüm saçar sırasında

Bayrak olur bize yarın
Rüzgârıyla ilkbaharın
Dalgalanır genç kızların
Gözlerinin karasında

22 Haziran 2011 Çarşamba

nesnenin bilinci, fizik evren, hakim bilim anlayışımız ve alternatif evrenler hakkında kimi sapkın düşüncelerim :)



Evrende kendi kendini olumlayan başka bir kavram var mıdır acaba "varlık" gibi.

Bizler insan olarak kendi varlığımızın ayırdına, insan olmayan başka varlıkların varlığınının ayırdına vararak varıyoruz. Yani insanlığımız, insan olmayanlara göre olumlanıyor. Bu bir ağaç ya da bir hayvan olabilir pek tabi. Canlılar arasında bu ayırdı yapabiliyorruz ve canlı-cansız ayırdını da koyuyoruz. Bir taşın nesnel varlığının ayırdına vararak kendi tinsel varlığımızın ve nesnel varlığımızın da ayırdına erişmiş oluyoruz.

Peki acaba evrende bizim gibi bu durumun ayırdında olan başka bir tür var mıdır?

Canlı ya da cansız ayrımı yapmadan soruyorum. Varlığını maddeye borçlu olan anti-madde'nin varlığını düşündükçe, canlı-cansız ayrımının tüm koşullarda geçerli olup olmadığını düşünmeden edemiyor insan. Neyse ne, sonsuz Uzay ve galaksiler arasında acaba kendisi olmayanın farkında olan, dolayısıyla kendi varlığının da bilincinde olan başka bir tür ya da cins veya şey var mıdır?

Yoksa insan semavi bütün dinlerde bahsedildiği üzere tanrı'dan sonra var olan tek düşünen, farkına varan, yaratan güç müdür?

Çağımızın hakim bilim anlayışı olan pozitivizme göre şekillenen bilinçlerimiz, algılarımız dünyayı ve çevreyi algılmaya tam anlamıyla yeterli oladığı halde, kendisi dışında bir varlığı algılayacak düzeyde mi? Dünya'da geçerli olan fizik kuralların evrenin geri kalanında geçerli olmama ihtimalini göz önüne alınca algımızın bu farklı kurallara sahip yapıları anlaması ne kadar mümkün olabilir? Bu giderek bir paradoksa dönüşmez mi? Karşımıza sonsuz seçenek çıkmış olmuyor mu?

Geçerli bilim anlayışı henüz tam anlamıyla aşılmş değil. Hala maddenin varlık biçimleri dünya için aynı, dünyanın fizik yasaları değişmiş değil. Bu bize standartlaşmış hayatlar kurmakta fayda sağlarken, herşeyimizi tahmin ederek yaşayabilmemize olanak sağlayan bir tutsaklık türü de doğuruyor gibi. Yani bu fizik yasalar çerçevesinde davranışlarımız, kuralların izin verdiği alanda ve şekilde gerçekleşebilir. Buna uygun olarak her türlü yaşamsal aktivitemiz bu kurallar tarafından biz müdahale etmeksizin gerçekleştirilir. 

Bu standart hayat tarzı, yaşam biçimi ve kurallar bizim başka ortamlara uyum sağlamakta zorlanmamıza sebeb oluyor hatta o şartlara genelde uyum sağlayamadığımız da bir gerçek. Dünya'da yaşadığımız için Ay'da ya da Mars'ta yaşayamıyoruz. 

Hayatımız öyle tek düze ki bir ucunda doğum öte ucunda ölüm olarak çizilebilir. Yaşam bu ikisini birden kapsayan süreçtir. Karşımıza çıkan sonsuz "fizik yasa" olasılığı aynı derecede hayat tarzlarının ya da yaşam formlarının varlığına da işaret edebilir. Bizim varlık değeri atfettiğimiz şeyler başka bir evrende oranın kuralları çerçevesinde varlık olmayabilir mi? Ya da daha doğru bir algıyla maddenin yeni bir formu olabilir mi?

Ya da daha karmaşık bir şekilde söylemek gerekirse tek gerçek madde olmayabilir mi? Madde'nin farklı formları keşfedilmeyi bekliyor olabileceği gibi kimi yerlerde (evrende herhangi bir yer) varlık olarak madde olmayan birşeyler olamaz mı? Bu ille de bilim algımızın izin verdiği karşıt olarak "tin" ya da "ruh" gibi şeyler olmayabilir. 

Bu sorulara kesin cevaplar verilebilmiş değilken henüz insanlar "nesnelleştirme" hastalığından ötürü "uzaylılar"ın nasıl görünebileceğini tasarlmaya çalışıyorlar. Bu belirsizlikten ötürü her bilim kurgu filminde farklı bir uzaylı tipiyle karşılaşıyoruz. Bilinmeyene inanmıyoruz, bilinmez diye birşey olamaz diyoruz. Olabilir diyenlerimiz de bunu dine bağlayıp körü körüne sofu bir yaşam yaşamaya çalışıyor. Her iki tarz yaklaşımın da hatalı ve tartışmaya açık olması gerektiğini vurgulamak gerekir. 

Çözüm nerede derseniz, orada bir yerde. Belki de hiçbir yerde. Ya da olup olmaması gerekmeyebilir, olabileceği gibi olmayabilir de.

Eğer herhangi bir düşünceyi temele alıp tekrar göz atarsak aslında çözüme çabucak varırız. Ama bunlar yeterince açıklayıcı olmayacakarı gibi, günümüzün geçerli fizik kuralları çerçevesinde ancak bu kuralların geçerli olabileceği alan için geçerli sayılabilir. Kaldı ki hala bütün fizik kurallar keşfedilmiş değil. O yüzden bir soru işareti koyup bu konu üzerinde kafa patlatmak gerekiyor sanırım.

21 Haziran 2011 Salı

Nazım Hikmet Ran - Biz Yanmazsak ...

Kız ve Erkek çocuklarının sünnet edilmeleri bir insanlık suçudur! Lütfen okuyun!.

Aşağıda "Toplum ve Tarih" oluşumunun kurdukları sayfadan ilan ettikleri sünnet karşıtı bildiri yer almaktadır. Üniversite yıllarında benim de bu oluşumdan habersiz olarak biçimlenen düşüncelerimde bu fikir yer almaktaydı. Şimdi bunu akademik bir grup ve tezle desteklemekten mutluluk duyuyorum.

açıklama:



Çocuk Sünneti Bir İnsanlık Suçudur !

Dinsel eğilimlerin güçlenmesi, bir yandan en eski, en arkaik ritüellerin yeniden canlandırılmasına güç verirken, öte yandan da, kendi karşıt eğilimlerini doğuruyor…

21. yy. insanlığı, eski toplumun, anasından “sağlam” doğan bir bebeği “kusurlu” ve-ya “günahlı” addederek, “sünnet” vb. bir dizi ritüel-ayin yoluyla onu “arındırma” edimlerini artık bir “İnsanlık Suçu” olarak değerlendirebilme aşamasına ulaşmış bulunuyor.

Eski Mezopotamya toplumlarının bazıları, bu “ilk kız/erkek bebek”leri geniş ölçüde “tanrılara kurban” ediyorlardı. Daha sonra “Tanrıya Köle” kılarak onlara kısmen “yaşam hakkı” sundular ve fakat bunu yaparken de, onları, onların önemli bir bölümünü “kadın ve erkek kutsal fahişe” olarak mabetlerde çalışmaya vakfettiler.

Erkek çocukları, ya daşşak burarak, ya kökten keserek “hadım” ediyor olmalıydılar. Mezopotamya’da bunların izlerini “erkek sevgili” ilişkileri yaşayan Osmanlı erken-orta dönemlerine kadar izleyebiliyoruz.

Kadın sünnetine ise, bir kaç farklı yoldan ulaşılmış gibi görünmektedir. Muhtemelen bunlardan birisi, “kutsal fahişe” olan tapınağa adanmış kız evlatlardan bazı kategorilerde olanların “kısır” kılınma uygulamalarına da bağlı olarak gelişmiş görünmektedir. Musa kitabında, hala “erkek giysili kadın”lardan bahsedildiğine bakılırsa, kadın giysili erkek fahişeler gibi, erkek gibi kadın fahişeler de bulunmaktaydı.

Jenital organlarda operasyon yapmak haliyle sünnet, eski toplumda, “ilk doğan” kız ve erkek çocukların (“ilk oğul”, “ilk kız” eski toplumda özel bir topluluktur ve Musevi ataları da işte bu “ilk - büyük çocuk”ların tanrıya adanma sürecinde, dini görevli olarak şekillendirilmelerinden oluşmuştur; onların dini üstünlükleri, “Tanrının seçilmiş topluluğu” olmaları, gezgin dini görevli olarak “Dünya’nın dini vergilerini” toplayarak zenginleşmeleri ve binlerce yıl boyunca topraksız kalmayı “gönüllü” olarak isteyip de dağılmadan kalabilmeleri… hep böylesine bir dinsel grup olarak şekillenmelerine bağlıdır..) kısır kılınma uygulamasının kalıntısı olarak günümüze ulaşmışa benzemektedir.

Sünnet giderek bütün diğer çocukları da kapsayacak şekilde ve başka sosyal ödevler de yüklenerek genelleşmiş görünüyor.

Gelinen noktada, hiçbir toplumun ve hiçbir resmi yapının, reşit olmayan çocuklara karşı, onların vücutlarını değiştirme ve gelecek hayatlarında bir dizi travmalara yol açma “hakkı” kabul edilemez. Böyle bir “hak” yasadışı ilan edilmelidir.

Demokrasi mücadelesi, ana-baba olarak kendi çocuklarının vücutları üzerinde haksız “hak tasarrufu”nu red etmekten başlamalıdır.

***

Biz, herhangi bir konuda tavır belirlerken, bilimsel doğrulardan yola çıkıyoruz. “Muhammed de sünnetsizdi…” biçimlerinde argümanlar, “karşı tarafın çelişmeleri” üzerine proje bina etmeler, Turan Dursun tarzı “İslamla mücadele” yöntemleri bize ait değil. Muhammed sünnetsiz olsa bile, bu İslam’ın dayandığı kökenleri ortadan kaldırmıyor. Sünnet edimi, Mezopotamya ve Mısır’da Muhammed’den binlerce yıl önce uygulanıyordu. Ayrıca, dinleri ve dinsel uygulamaları Peygamber’ler yaratmaz! Bu uydurmadır. Tersine, Dinler kendi peygamberlerini kendileri yaratır. İsa’yı anasının karnına “Mesih” veya “Tanrı” olarak zerkeden, “bebek tapımcısı” Sabilik inançlarıydı. İsa, İsa olacağını bilerek büyüdü. Muhtemelen Muhammed de Peygamber olmaya aday yetiştirilenlerden birisiydi...

Bu bakımdan, asıl muhatap olarak dinlerin resmi söylemleri ve resmi uygulamaları muhatap alınmalıdır.

Sünnet kurumunun erken Akado-sammaru kaynaklarından itibaren farklı biçimleri ve bunların toplumsal anlamları, toplumdaki işlevleri ele alınarak günümüze doğru taşınmalıdır.

Düz okurdan akademisyenlerimize kadar, bu alanda böyle bir çalışma eksikliğini duyanların çaba ve katkılarına da ihtiyaç var… 


***

6 Şubat gününü, "kadın ve erkekÇocuk sünnetine karşı sıfır tolerans!" şiarıyla, uluslararası gün olarak kutlayalım.

Şimdiden böyle bir etkinlik için çalışalım


http://toplumvetarih.blogcu.com/

Facebook sayfası için aşağıdaki link:

http://www.facebook.com/pages/Toplum-Ve-Tarih/291008093304



26 Mayıs 2011 Perşembe

Osmanlı Toplumunda Çok Eşlilik (Taaddüd-i Zeccat)

1- Osmanlı Toplumunda Çokeşlilik (Taaddüd-i Zevcat) isimli çalışma, Osmanlı Tarihi Semineri dersi çerçevesinde hazırlanmıştır.

Bağlantıyı takip ederek tarayıcı sayfasından görüntüleyip inceleyebileceğiniz gibi, dosyayı indirip bilgisayarınızdan da okuyabilirsiniz. Çalışmam GPL lisansıyla lisanslıdır. Alıp geliştirebilirsiniz, değiştirebilirsiniz, özgürce paylaşabilirsiniz.

18 Mayıs 2011 Çarşamba

|||| Kibir ve Sıradanlık Üzerine Bir Deneme||||

Varolmanın dayaılmaz hafifliğinin yanına eklenilebilecek en güzel şey "sıradan olmanın dayanılmaz dayanılmazlığı"dır.

Sıradan olmanın dayanılmaaz yönü ise karmaşık olmaya alternatif olmasından değil, yıllarca içimize işleyen ya da işletilen kibir olsa gerek. Toplumumuzda Batılılaşma'nın başladığı Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinden itibaren görülmeye başlanılan bu kibir, bu yabancılaşma batılılaşma sürecinde batıyı taktit etmeye çalışmaktan ileri gelmektedir. Daha öncesinde Batı toplumuna yabancı olmak ya da ona kibirle yaklaşmak Osmanlı'nın sarsılmaz ve tartışılmaz siyasi, askeri ve diğer alanlardaki üstünlüğüne dayanmaktaydı. Bunun en çarpıcı örneğini Kanuni Sultan Süleyman'nın Fransa kralı Fransuva'ya yazdığı tarihi mektupta görüyoruz. Kendine (haklı ya da haksız) sıfat bulmakta zorlanmayan Kanuni, Fransuva'dan Fransa valisi olarak söz ediyordu. Padişah, karşısında her kim olursa olsun ondan yüksek bir yerde oturur ve sembolik olarak üstünlüğünü hissettirirdi. Dediğimiz gibi bunun sebebi askeri ve siyasi üstünlüğünün tartışılmaz oluşundaydı.

Ne zaman ki teknik bakımdan Avrupa'nın gerisine düşmeye başladı, bunun askeri ve siyasi alandaki yansımaları da kısa sürede kendini gösterdi. Osmanlı artık savaş kaybeden, toprak kaybeden, geliri düşen ve diğer alanlarda da zarar eden taraf oluyordu. Ekonomisi yeni kıta Amerika'dan getirtilen altınlardan ötürü değer kaybedeb altından ötürü yerlebir oluyordu. Bu durumları bir süre sonra farkeden padişahlar oldu. Askeri geriliğin sebebinin teknik gerilikten kaynaklandığını düşünen bu adamların fkirlerinin altında fetihe dayalı bir ekonominin izlerini görebiliriz. Askeri teknikte iyileşme fetihleri arttıracak bu da hazineyi dolduracaktır. Sanayi üretimi olmayan, feodal bir yapıdan söz ettiğimizi de gö önünde tutmakta fayda var.

Bu sayede batılılaşmanın ilk adımları atılmaya başlandı. Avrupa'ya ilk defa daimi elçilikler kurularak oranın üstünlüğü açıkça kabul ediliyordu. Bunun sonucu olarak Batı'da elçilik yapan ailelerin oralardaki düşüncelerden ve yaşam içimlerinden etkilenmemeleri olanaksızdır. Kimileri kendi kültürüne açıkça daha sıkı bağlanmış, kimileri de Avrupa'ya gönderilen öğrenciler ve Ahmet Cevdet Paşa'lar gibi kendi toplumunu eleştirir olmuştur. Bu eleştirilerin amacı ise neredeyse tamamen "devletin bekası ve imparatorluğun devamı" içindi. İlber Ortaylı'nın da belirttiği gibi Tanzimat aydınının genel karakteristiği budur. Yapılan tartışmalar bu çerçevede şekillenmiştir hep. Jön-Türk'lerde dahi bunun yansımasını görebiliriz. 

Ama kimi tartışmalar bu dönemde aşağılanan halk kesimlerinin varlığının farkına varmamıza yardımcı oluyor. İlk defa Tanzimat sonrası dönemde kadın-erkek ilişkileri, kadının tolumdaki yeri ve önemi gibi konularda tartışmalara başlanmıştır. Daha önceki dönemlerde Osmanlı toplumunda "ideal devlet" ve "ideal toplum"a ulaşmanın yolları "ahlak" kitaplarında gösterilirdi. Bu kitaplarda ev içi ve ev dışı ilişkilerin düzenlenmesine de önem verilirdi. Ama bunlar dediğimiz gibi "ideal" olana ulaşma yollarını gösteren temel metinlerdi.

Batılılaşma çağının aktörlerinden olan Batıcı aydınların bir kısmı (ezici bir çoğunluğu) Avrupa toplumunun yaşam biçimini açık bir şekilde Osmanlı toplumuna tercih ederken, toplumun değer yargılarına da amansızca sardırmaktaydı. Kişisel olarak bu saldırıların bir çoğuna katılmakta ve desteklemekteyiz, yaklaşık 150 yıl sonra dahi olsa. kadının toplumdaki yerine bakıldığında çok eşli evliliğin yaşandığı fakat yaygın olmadığı bir düzenen denk geliyoruz. kadın evinin sultanıdır, ama yanında erkek olmadan başka erkeklerin karşısına çıkamamaktadır. Bir nevi "harem"dir. Ve tartışmalar da bu haremin kalıcılığı ve kaldırılması üzerine değil, Avrupa toplumuna kendini iyi tanıtmanın bir aracı haline gelmektedir. Fatma Aliye Hanım, ilk defa bir erkekle gazete üzerinden tartışma cesareti ve onurunu gösteren kadın olarak tarihe geçecektir bu dönemde.

Avrupa'lı seyyahları kendi evinde ağırlayıp onlara Osmanlı toplumunun kendince iyi yönlerini anlatmaya çalışır. Köleliğin olmadığına, Cariye (kadın köle) lerin sanıldığının aksine bir çok hakkının olduğu, çok eşli evliliğin sanıldığının aksine yaygın olmadığını etraflıca anlatır.

Bu dönemin bazı aydınları da Batı hayranlığını açıkça ifade ediyor ve Batı tarzı bir yaşam hayali kuruyordu. Dönemin edebiyatına bu durum, batı tarzı bir aile prototipiyle yansıyacaktır. Anne, baba ve biri erkek biri kız iki çocuktan oluşan sanayi tipi çekirdek aile modeli.

Yine aydınlarımızın bir kısmı milliyetçilikten etkilenmiş ve Batı'da var olan toplumsal tüm iyi yönlerin Türk'lerin geçmişten beri yaşadığına inanmışlardır. Bunla Orta Asya'da feminizmin çoık eskilerden var olduğunu, çekirdek aile tipinin yine eski Türklerden beri yaygın olduğunu, çokeşli evliliğin yine Türk toplumlarında bulunmadığına inanır durulardı. Ama yine bu kesim Cumhuriyete giden süreçte, Meşrutiyet dönemi dahil çıkan bütün önemli yasalarda büyük önem taşımışlardır.

Bunların dışında İslamcı akımın temsilcileri bulunmaktaydı. Mehmet Akif Ersoy gibi muhafazakar aydınların yanında, Musa Kazım gibi fundamentalist islamcılar da bulunmaktaydı. Dolayısıyla tektip bir düşünceden söz edilemese de temelde mevcut durumun korunması fikri ağır basmaktadır. Kadının tesettürü, toplum içindeki yeri tartışma ve makalelere yöen veriyordu. Ve İslamcılar tesettürü savunurken, kadının iş hayatına dahil olmasına, onun toplumda serbest dolaşan bir birey olmasına da kar çıkıyorlardı.

Buraya kadar ana konudan biraz sapsak da sonrasında anlatacaklarımızın temelini oluşturduğu için önemli bir giriş olduğu kanısındayız.

Burada yukarıda bahsettiğimiz "sıradanlığın dayanılmaz dayanılmazlığın" karşısında olan figür Batılı hayranı aydın kesimdir. Bunlar toplumlarına yukarıdan ve dışarıdan bakan kesimler olarak ondan oldukça uzaklaşmışlardır. Bu dönemde Sosyalist bir hareketten söz edilemeyeceği için konu dışında tutuldu. tartışmalar tamamen Batı tipi kafe ve abrları olduğu ana cadde kültürünü yani Modern Batı Kültürünü göklere çıkarmakta, Osmanlı toplumunu ise çürümüş göstermektedir. Bu kesim daha sonra Jön-Türkler vasıtasıyla İttihat ve Terakki Cemiyeti içerisinde var olacak ve Cumhuriyetin kurucu unsurlarına fikren etki edeceklerdir. Bunun izlerini ise benim deyişimle zorunlu "Batı Tiplileşme" hareketlerinde, yani "şapka devrimi" gibi Atatürk devrimlerinde göreceğiz.

Herşeyiyle Batı'nın referans alındığı bu süreçte, hukuk metinleri Avrupa'dan alınmakta, bir Avrupai toplum yaratılmak istenmekteydi. Bunun bir göstergesi olarak saltanata son veriliyor, Milli Cumhuriyet ilan ediliyordu. Kısacası Modernizmin etkisi altında olan bütün toplumlarda görünen üstten ya da tepeden inme devrim süreçleri yaşanmaktaydı. Kadın ile ilgili tartışmalar sonrasında Jön-Türkler'in Batıcı unsurlarının etkisiyle kadına seçme ve seçilme hakkı tanınıyordu. Avrupa toplumunda dişe dişe kazanılan kadın hakları bizin toplumumuzda devletin bir lutfu olarak kaşımıza çıkıyordu. Nesnel zeminden uzak dolayısıyla halkın gündeminden kopuk cereyan eden bu yasalar dolayısıyla çabuk ya da başarıyla hazmedilemedi. İlk fırsatta dini içerikli ayaklanmaların çıkması bunun göstergesi sayılabilir. Hatta kuruluşunun üzerinden 90 yıl geçmesine rağmen tek parti rejiminin aldığı kararlar ve devrim girişimleri halkın tamamını bırakın yarısına kadar bile yansımamıştır. Fes yerine şapka giyme zorunluluğu açık bir şekilde geriliğin sebeplerinin Avrupai olmayan yaşam biçiminde arandığının ve dolayısıyla bir yanılsamanın yaşandığının göstergesidir.

Bunun gibi örnekler çoğaltılabilir, ancak bilmek gerekir ki kendi toplumuna ve kültürüne yabancılaşmış bir yönetim kadrosunun kibiri günümüzde hala yansımalarını bulmaktadır. Giyim kuşamın Avrupaileştirilmesi ile toplumsal ilerleme sağlanamayacağı açık olsa da dönemsel tartışmalar güncelliğini korumakta. Hala kamusal alanda Türban giyinilip giyinilemeyeceğini tartışıyoruz. kamusal alanın ne olduğunu dahi bu süreçte adam akıllı ortaya koyan birileri çıkmamıştır. Batının ilmini alıp, kültürel değerlerine sahip çıkan Rus modernleşmesine baktığımızda gelinen noktada katbekat ileri bir toplum gözlemliyoruz. Bizim Modernleşme çabalarımızda pratikte Batı hayranları galip gelirken, Rus modernleşmesinde Dostoyevski'nin de dahil olduğu "özsel" yapı galip olmuştur. İnsanlar özlerinden kopmamışlardır, aydınlar halkın sorunlarına kulak tıkayıp kendi romantik özlemlerinin peşine düşemişler, Batı tarzı bir toplum özlemi düşünün peşine düşmüşlerse dahi yenilmişlerdir. 

Bugün geldiğimiz noktaya baktığımızda hala benzer kibirli duruşu sergileyen kesimlerin varlığını sürdürdüğünü görüyoruz. Kemalist kesim halktan kopmuş kendi elit yaşamını halka dayatmıştır. Birçok alanda devrimci rol üstlenmiş olsalar da bu tarihi kavgayı "özcü" muhafazakarlar kazanmışa benziyor. tarihsel arkaplanını kısmen ve eksiklerle dolu olarak sunmaya çalıştığım" kibirli" aydın zümremizin davranış kalıpları doğallığında dışlayıcı ve parçalayıcı bir görüntü çizmektedir. Bu onun tarihsel rolünden kaynaklanmaktadır. Küçük burjuva aydın kesim İbn-i Haldun'un "asabiyet" teorisini doğrularcasına yerini bir başka "asabiyete"  bırakmak üzere.

Buraya neden geldim? Bu yazıyı neden yazdım?'a gelmem gerekirse, amacım olduğunu söyleyemem. Ancak şu bir gerçek ki Kemalizm'e sirayet eden "kibirli" aydın tutum onun etkisiyle ve eğitim sistemi aracıyla toplumun neredeyse tamamına yansımış bulunuyor. Toplumsal olarak hep "öteki" yaratan bu tutum, Türk'e karşı Kürt'ü, Sünni'ye karşı Alevi'yi vb. ötekileştirmiştir. Bu tekçi anlayış yeni asabiyette de varlığını sürdürmektedir. Onlarda "ezilmiş olmanın dayanılmaz intikamı" gibi bir anlayışı doğurduğunu görebiliriz. Ve iktidarı ele geçirir geçirmez kendini ötekileştireni ötekileştirmekle işe başlamıştır.

Bu "kibir" durumu iktidarın karakteri olmuş durumdadır. Dolayısıyla iktidarı belirleyen seömen de iktidar'a ayak uydururcasına kibirlenmektedir. Ben buna karşı, bu dışlayısı tavra karşı her iki kesime de eleştiri sunmak amacıyla beki de, bir resleks olarak bu yazıyı yazdım. Seçimlerde boykot edişimi anlamayan sevgili çevreme ve boykot edişimden derin anlamlar çıkaran boykot karşıtı dostlarıma ince bir sitem olur belki.

İşte bu sebeple, girişte kullandığım tümceyi kullanmış bulunuyorum. "Varolmanın dayaılmaz hafifliğinin yanına eklenilebilecek en güzel şey "sıradan olmanın dayanılmaz dayanılmazlığı"dır." Çünkü sıradan olmak kibir denilen aşağılayıcı ve ötekileştirici tutumdan sakınmak demektir. Ben bu sebeple kendimi herhangi bir düşünce kalıbına sığdıramadan, kendisine "rahatsız" demekle yetinen ve sıradan olmanın en büyük erdem olduğunu düşünen insanların arasında görüyorum. Onları ortalıkta pek göremesem de var olduklarını biliyorum...

16 Mart 2011 Çarşamba

CUMARTESİ ANNELERİ'NE



Gül yanaklı çocuklar doğarken
"güz yaşı" olup aktık toprağa
tohum olduk çiçek açtık oradan
"toprak ana" cumartesi ağlarken

27 Şubat 2011 Pazar

Birey ve Toplumsal Duruş "varoluş denemesi"




Her bireyin kendini özgürce ifade edebilmesinin yollarını açmalıyız. Bu her milletin ya da ulusun veya azınlığın da kendini özgürce ifade edebilmesi anlamına gelir. Tabi burda asıl nokta samimiyettir.

Bu yüzden genellemeci anlayışlardan sıyrılmak gerekir bir bakıma. Ancak bunların hiçbirinin temelinde sınıfsal konum yoktur, bu sebeple iyi niyetli olan bu düşünce kötüye evrilebilir bir duruma yol da açabilir.

işin en hasas noktası samimiyet gibi bir kavramın çözümde anahtar rol oynuyor olmasıdır. Kimsenin samimiyetinden emin olamayız nihayetinde. Herhangi nesnel bir dayanak bulamayız bu anlamda. Bu yüzden bu oldukça safça bir davranış olur. Samimiyete ya da iyi niyete dayalı bir değerlendirme, oldukça öznel ve göreli bir sonuç doğurabilir. Bu da genel bir huzursuzluğa yol açabilir.

Olayı en baştan ele alalım.

Her bireyin kendini özgürce ifade edebilmesinin yollarını açmalıyız, evet ama bu insanların nesnel sınıflandırmaya dayalı örgütlenme hakkını da tanımalıyız. Yani işçi sınıfının sendikal örgütlenmesinin de önünün açılması gerekir. bu durumda, tamamen çkar üzerine kurulmuş bir düzen göz önüne gelecek. Bu sınıfa dahil olan birey, çıkarının bu sınıfsal örgütlenmeyle karşılık bulacağına inandığı ve güvendiği ölçüde ona destek olacaktır. Bu da Kendini sınıfsal bir temele oturtan bireyin, özgürce gelişiminin yolunu daha da açacaktır. Birey bu sayede, aidiyetle gelen bir özgürleşme sürecine girecektir. Bir aşama sonra özgürlüğünün kısıtlandığını düşünüp bağımsız davranmak da isteyebilir. Bu noktada bireyin gerçekten kendini özgürce varetmesinin yolları açılmış demektir.

Birey hem kendini özgür olarak yaratacak, hem de aidiyetlerini akıl süzgecinden geçirdikten sonra onları kabul edip etmediğine karar verecektir. Böylesi bir birey kimse tarafından sevilmez. Çünkü hem sınıfsal özünden ötürü sistem karşıtıdır ve sistem tarafından sevilmez hem de bireysel özgürlüğünü, örgütlülüğünden ayırdığı için muhalif örgüt tarafından sevilmez. Bu durumda oldukça aykırı bir tiple karşılaşırız.

Daha fazla detaylabdırılabilir bir mevzu olduğu aşikar, ancak kısaca vurgulamak istediğim şey, insanın "birey" olması onu sınıfsal çelişkilerden uzak tutmaz. Aksine, özgürleşen birey toplumsal ilerlemenin ve gelişmenin en önemli ve dinamik yönünü temsil eder.

Bunun üzerine çok fazla şey yqazılabilir, yazılmalı da, hatta yazılmıştır da eminim.