V for Vendetta filmini izleyen herkes istisnasız bir şekilde gaza gelmiş olarak ve sistemin aslında yenilgiye uğratılabileceği fikrinde şüpheyle de olsa bir kesinliğe kavuşmuş olur.
Guy Fawkes adındaki kahramanımızın İngiliz aristokrasisine karşı giriştiği imha odaklı plan, bir arkadaşının ihanetiyle ortaya çıkınca Fawkes önce kılıcını çekip savaşır ama alıkonulmaktan kurtulamaz ve sonunda dar ağacında cansız bedeni sallandırılır.
Film ise asırlar sonra bu olayın intikamını alır gibidir. Fawkes'ın sonuca ulaştıramadığı planı hayata geçirir ve hükümet konağını tarihe gömer. Mutlaka ama mutlaka izlenmesi gereken bir film. Zira umutların tazelenmeye ihtiyaçları vardır...
İşte size sadece final bölümü, ama mutlaka tüm filmi en az bir kere izleyin..
AK Parti Milletvekili ve İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin'in 5 TEDAŞ işçisinin güvenlik önlemleri alınmadığı için bir gölette boğularak can vermesi üzerine Erzurum'un Pasinler beldesine yaptığı ziyaret sonrası, kendisine "seni seviyoruz, geldiğine çok sevindik" diyen vatandaşa "ne bileyim sevindiğini, bi göbek at, iki takla at da görelim" demesine, kendisine sevgi serenatında bulunan vatandaşı oynatmasına tepkiler dinecek gibi değil.
Basından ve Muhalefet partilerinden çeşitli tepkiler görmenin yanında sanat ve mizah alanından da oldukça büyük tepkiler aldı. Bunlardan biri de "Leyla İle Mecnun" dizisinde doğruluk ve dürüstlükle özdeşleşen karakter olan İsmail Abi tarafından dile getirildi. Dizinin bu göndermesi oldukça fazla konuşulacak...
Nazım Hikmet Çalışması. GIMP (GNU Image Manipulation Program) kullanılarak yapıldı. Ticari bir amaç gütmeden ve üretenin emeğine saugı gösterdiğiniz sürece özgürce paylaşabilirsiniz. Aksi halde CC (Creative Commons) lisansının gazabına uğrayabilirsiniz. :)
1960 x 2668 piksel abatlarındadır. GIMP (The GNU İmage Manipulation Program) kullanılarak oluşturuldu.
ÇOCUKLARIMIZA NASİHAT
Hakkındır yaramazlık. Dik duvarlara tırman yüksek ağaçlara çık. Usta bir kaplan gibi kullansın elin yerde yıldırım gibi giden bisikletini.. Ve din dersleri hocasının resmini yapan kurşunkaleminle yık Mızraklı İlmihalin yeşil sarıklı iskeletini.. Sen kendi cennetini kara toprağın üstünde kur. Coğrafya kitabıyla sustur, seni «Hilkati Âdem»le aldatanı.. Sen sade toprağı tanı toprağa inan. Ayırdetme öz anandan toprak ananı. Toprağı sev anan kadar...
Öncelikle belirtmek gerekir ki; özgürlük fikrinin ortaya çıkışı rastlantısal ve sebepsiz bir durum değildir.
İnsanlar doğada herhangi bir sorumluluk duymadan özgürce yaşarken, özgürlük fikri üzerine düşünmeye başlamış olamazlar. Çünkü bir olguyla yüzleşmek için öncelikle onunla karşı karşıya gelmemiz gerekmektedir. Yok olanın farkına varmamız için var olanı bilmemiz yine tersten okuyunca, var olanın farkına varmamız için artık olmayanı bilmemiz gerekir. Yani gözlemlememiz ve bu gözlemden mantıklı çıkarımlar yapmamız gerekir. Dolayısıyla “özgürlük” fikrinin düşünülmeye başlandığı süreçleri onun olmadığı zamanlar olarak algılamamız gerekir. Tutsaklığın varlığının bilincine vardığımız an, özgürlük üzerine düşünmeye başlamış oluruz. Yani özgürlük taleplerimizi, nesnel bir tutsaklığa dayandırırız. Bu dayanak noktaları sadece nesnel olmak zorunda değil elbette. Zira düşünce tarihi nesnel bilginin keşfinden, soyut bilginin düşünülmesine doğru bir gelişme izlemiştir. Dolayısıyla soyut dayanaklar ya da sebepler ileri sürerek de bir tutsaklık sonucuna, oradan hareketle de özgür olmadığımız fikrine ulaşabiliriz.
İşin bu kısmını biraz es geçip yaşadığımız çağın, modern zamanların özgürlük sanısına değinmek gerektiği kanısındayım. Zira özgürlük ve tutsaklık kavramları modern zamanlarda birbirine karışmış deyim yerindeyse “at izi it izi” belirsizleşmiştir.
Kendimizi en özgür hissettiğimiz zamanlarda dahi bir anda farklı bir tutsaklığın esiri olduğumuzu tecrübe edebilmekteyiz. Örnek vermek gerekirse; maddi olanakların güçlü olduğu koşullarda tüketme özgürlüğümüzün varlığından bahsederiz. Dilediğimizce harcayabilir, dilediğimizce tüketebiliriz demektir bu. Dolayısıyla “tüketmek, harcamak” özgürlük kelimesinin karşılığı olmuş demektir bu koşullarda. Buraya kadar bir sakınca görülmese de asıl sıkıntı çoktan var olmuştur artık. Ve işin en acı tarafı şudur ki; modern çağın insanı bu varoluşa engel olmak gibi bir refleks içerisine girmemektedir. Tüketmek için tüketebilecek araçlar edinmeyi, bunun için de kendini (üretimi) araçsallaştırıp tüketimi amaç haline getirmeyi marifet bilmektedir. Bu varoluşların müsebbibi olan büyük firmalar insanların bu reflekssizliğinden istifade edip reklam ve çeşitli kampanyalar yoluyla insanların bu büyük çaresizliğinden faydalanmaktadırlar. Bu onların varlıklarını devam ettirebilmelerinin temel koşullarındandır. Piyasa koşulları tarafından belirlenen bir özgürlük anlayışının egemenliği altındayız ve çoğunluğun bilinci bu koşullarca belirleniyor. Hepsi verili bir toplum içinde kodlanmış bireyler olarak karşımıza çıkıyorlar. Tüm algılarını belirleyen be reflekslerini kontrol eden bu kodlar bilinç altlarına egemen olmuş durumda maalesef. Kirlenmiş zihinlerin temizlenmesi işlemi ise ironik olarak “beyin yıkama” deyiminde anlam buluyor. Beyni kirletilenlerin beynini yıkayan gönüllüler ise bu sistem tarafından dışlanıyor ve verili toplum tarafından kodlanmış bireylerce düşman olarak algılanıyor. Tıpkı bağışıklık sistemi çökmüş bünyeler gibi bilinçsizce meydana gelen bir savunma refleksiyle “beyin yıkama” işini yapanları toplumun dışına itiyorlar. Bu süreç sermaye ve piyasanın özgürlüğünün sınırlarını belirleyen düşüncelerin mimarlarınca açıktan açığa destekleniyor.
Kurtuluşu insanda ve temizlenmiş zihinlerde aramak yerine, kirletilmiş zihinlerin köhnemiş düzeninin bir parçası haline gelmek bedava sirkeden dahi tatlı hale geliyor.
Kısaca vurgulamak gerekirse sıradan bir insanın özgürlük algısını, tutsağı olduğu ve körü körüne bağlandığı toplumsal konum belirlemektedir. Bunu da piyasa koşulları belirlemektedir. Yiyeceğimiz yemekten yemeyeceğimiz yemeğe, hangi etin sağlıklı, hangi yağın sağlıksız olduğuna, ne giyip giymeyeceğimize yine bu piyasa koşulları karar veriyor.
O zaman herkesin ağzına pelesenk olmasına rağmen Özgürlük'ten söz edebilir miyiz? Bence edemeyiz. Zira belli koşullarda özgür olmamız, başka koşullarda tutsak olmamıza bağlı olarak gelişen bir durum. Bu yüzden Özgürlük fikri üzerine yine, yeni, yeniden düşünmek gerek. Hiçbir zaman güncelliğini kaybetmeyecek olan temel meselelerimizden biri olarak Özgürlük Sorunu varlığını sürdürmeye devam ediyor.
Yaşadığımız zamanda yeniden basıldığı için güncelmiş izlenimi veren kitaplardan haberdar oluyoruz yaşamadığımız zamanların yaşamından. 1940'lı yıllarda yazılmış ancak ayrıntılarında 1900'lü yılların başı ya da 1800'lü yılların sonundan söz eden edebi yapıtlar, bugünün karma karışıklığından kurtulmamızın anahtarı rolü görüyorlar. Söz konusu kitaplarda hayatı sorgulama, ona bir anlam yükleme ya da bu anlam yüklemenin gereksizliği üzerinden dönen hikayeleri pür dikkat izliyoruz. Bunun sebebi şimdilerde bu durumların farkına bir türlü varamayışımız ve öncelerde yaşanmış hayatlarda bizim bu eksikliklerimizin giderildiğine şahit oluşumuz olduğu düşüncesindeyim. Bu eserlerin evrenselliği çağımızın ruhsuzlaşma gibi bir durumu meydana getirmekteki ustalığı olsa gerek.
Peki yaşadığımız çağdan bakınca daha önceki yaşamlardan edindiğimiz bu deneyimler, zamanın sürekli ilerlediği fikrini sorgulamamızı gerektirmez mi? Bence gerektirir. Modernizmin en büyük sorunlarından biri olduğunu söyleyebileceğimiz bu sürekli ilerleme fikri aslında sıkıntılarımızın, devlet mekanizması karşısındaki ve sosyal sınıflar içerisindeki temelini algılamamızı engellemektedir. Elbette çağın gereklerine uygun kurumlaşmalar gereği ortaya çıkan yeni aygıtlar ve bu aygıtlarla girilen ilişkinin sonucunda ortaya çıkan yeni sonuçlar, bu ilişkinin sürekli anlam ve şekil değiştirmesine de yol açmaktadırlar. Dolayısıyla temelde sabit olan sıkıntılarımızın, çelişkilerimizin farklı algılarla karşımıza çıkması karşısında afallayıp kalabiliyoruz. Bundan ötürü de kadim bir durum olan çelişkilerimizi çağın kimliğine uygun olarak yorumlamaya çalışıyor ve tarihsel sürekliliği gözden kaçırmış oluyoruz. Her çağın bir kimliği olduğu ve bu kimliğin o çağın modernliği olarak algılanması fikrine karşı olmamakla birlikte, her modernitenin farklı farklı algılanmasına karşı çıkmak gerektiğini düşünüyorum. Tarihsel süreklilik ve bu sürekliliğin farkında olma durumu bize refleks geliştirme yeteneği katar diye düşünmekteyim.
Yaşadığımız çağın ürünü olarak bu çağa ait sıkıntılarla boğuştuğumuz bir gerçek. Ancak süreklilik durumunu gözden kaçırmadan, temel çelişkilerimizin farkında olarak daha az kandırılacağımıza inanıyorum. Bir yanılgılar dünyasında yaşıyoruz ve kandırılmamızın temeli de buradan gelmektedir. Algımız birebir tecrübeden yani nesnel hayattan sanal gerçekliğe kaymış durumda genel olarak. İnsanlarla yüz yüze ilişki geliştirmemizin kanalları giderek kapanıyor. Bunu yapan ne uzaylılar ne bilinmeyen bir güç ne de alın yazısı. Bunun tek sorumlusu bu durumu gülerek, bilerek ve isteyerek karşılayan biz insanlarız. Dört boyutlu bir nesneler dünyasından iki boyutlu bir sanal dünyaya geçişi alkışlarla karşılıyoruz. Ona methiyeler diziyor, hayatımızın her alanına entegre etmek için, büyük ticari tekellerin geliştirdiği ürünleri elde etmek ve yeni modellerin şekillenmesi işinde gönüllü olmak gibi ulvi bir amaca hizmet ediyoruz. Farkında olduğumuzu zannedecek kadar bir farkında olmama durumunun pençesinde bir o yana bir bu yana savrulup duruyoruz. Bu aldatıcı gerçeklik karşısında geliştirilen refleksin gerçek olmasını bekleyemeyiz. Bu aldatıcı gerçeklik karşısında geliştirdiğimiz refleksler nedir dersek, bunların; mutluluk ve isteklilik olduğunu söyleyebiliriz.
İsteklilik dediğimiz şey, teknolojik bir ürünü hayallerimizin merkezine koymaya duyduğumuz heves ve bunun karşısında duyduğumuz heyecandır. Bu bir arabaya sahip olma fikrinin kişiye verdiği hazdan başkası değildir. Ya da son model bir telefon veya yeni geliştirilen ve daha fazla mobiliteyi amaç edinen tablet bilgisayarlara sahip olma durumu ve bunun karşılığında geliştirdiğimiz sahipliğe dayalı haz buna verilebilecek örneklerden olabilir. Zamanın sürekli ilerlemesi fikri, sürekli, durmadan yeni modellerin piyasaya sürülmesiyle desteklenmektedir. Bir ürün çıktıktan sonra yeni ürün tasarlanmaya ve o ürünün eskidiği fikrini yaymaya başlar. Piyasaya daha yeni bir ürün çıktığında ise artık o eskimiş olur. Ama temelde işlevsel bir farklılık var denilemez. Model değişmiş, işlevselliği genişletilmiş ancak temel işlevinden hiçbir şey kaybetmemiştir. Bu durum insanlar tarafından alkışla karşılanır. Oysa ellerinde bulunan ürün zaden temel ihtiyacı karşılamaktadır. Ancak bu gerçeklik bir kenara bırakılır ve en yeniye sahip olma fikri onlara egemen olmaya başlar. Bu durum reklamlar vasıtasıyla hissettirilir ve içselleştirilir. Artık yadırganır bir tarafı kalmayan, normal bir davranış haline dönüşür bu durum. Tüketim çılgınlığı denilen bu durum, kapitalizmin insanlığa yaptığı en büyük kötülüktür. Çünkü bu davranış bir kere içselleştirildi mi sadece ürün alışverişiyle sınırlı kalmamakta insan ilişkilerinde de benzer bir davranış hakim olmaya başlamaktadır. Sanal arkadaşlıklar, sanal istekler insanlara egemen olmaya ve onları sürekli tüketmek gibi bir refleks geliştirmeye sevk eder. Bu durumun en acı tarafı şekillendirilen yani sonradan öğrenilen, sahiplenilen bu davranışın bir dürtü, bir iç güdü olarak algılanmaya başlanmasıdır. Piyasayı şekillendiren insandan piyasa tarafından şekillendirilen insana doğru bir değişim demektir bu. İşin en acı tarafı ise kapitalizmin bu ahlaksız durumu alkışlamasına ve pohpohlamasına karşın sosyalizmin bir türlü alternatif haline gelemiyor oluşudur. Zamanın sürekli ilerlemesi fikrini savunan ve modernleşmenin kitlelerin hizmetine ve ihtiyaçlarına yönelik, çevreci ve toplumsal bir yöntem olarak kullanılmasını söyleyen ancak modernizmi kapitalizmin yaptığı gibi bir toplum mühendisliği aracı olarak kullanan, yani teorik ve pratik birlikteliği kuramayan sosyalizmin de insanları bu davranış biçiminden kurtarmasının zor olduğu fikrindeyim. Ancak yine de tüketime yönelik üretim yerine, ihtiyacın karşılanmasını amaç edinmiş bir üretim anlayışından ötürü sosyalizmin daha ahlaki bir üretim biçimini savunduğunu söylemek gerekir. Burada iki ekonomik modelin ahlaki ve gayri ahlakiliğini tartışmak gerekir. Ama karşıtlık ya da savunma güdüsüne kapılma rikinden ötürü bunu bir tarafa bırakmak gerekir sanırım.
Sanallaşan hayatları acılarının ve sevinçlerinin de sanallaştığına şahit olmayı hiç istemezdim ancak bu durumun tiksinti verici gerçekliği karşısında yapacak hiçbir şeyimiz olmadığı da bir gerçek. Beğeniler, mutluluk, sevinç, hoşgörü gibi duygular artık yerini zıtlarına bırakma eğilimindeler. Topluma büyük bir buhran hakim oluyor hızlıca. Çekememezlik, kıskançlık, kin ve nefret alışıldık davranışları meydana getiriyorlar. İki insanın bir birinden nefret etmesine, düşman olmasına değil de birbirlerini sevmesine, saygı duymasına şaşırıyoruz artık. Hoş karşılanan iyi duygular artık garipsenen durumlara dönüşüyor. İnsan duygusal bir türken giderek mekanik bir davranışlar yumağına dönüşüyor. Mekanikleşen ve kronikleşen eğilimler, toplumda var olan her türlü güzel (estetik anlamda değil) durumu tüketme eğilimine girmiş oluyor. İnsanlar iyiden örnek almayı değil, onu hızlıca deneyimlemek ve sadece yüzeysel bilgi kaynağı haline sokarak içselleştiriyor. Onu sanallaştırıyor sadece.
Sadece tüketiyor. Tüketiyor, tüketiyor ve sonunda ondan ortaya hiçbir şey kalmayıncaya kadar tüketiyor. Daha sonra da ondan bihaber yaşamaya devam ediyor. Doğru ya, tükenen şey algılanamaz artık. Algı yoksa, imge de olmaz. İmge canlanmıyorsa algı da körelmiş demektir artık. Bu körelme sonucunda insan algısız bir şekilde zombiler gibi dolanmaktan, hissetmemekten, algılamamaktan başka yani bir et yığınından başka hiçbir şey olmamış oluyor. Bu durum insanlık için en büyük tehlikelerden biridir. Algısını ve hassasiyetini yitirmiş bir toplum artık sadece bir sürü halini almış demektir. Nesnel dünyayla bağını kopartmış kişi ise yalnızca gündemden haberdar ama eksik boyutlu biri demektir. Algısını yitirmiş, toplumsal olaylara duyarsız biri demektir.
Bugün 13 Mart 2012 ...
En başta bugün okuduğumuz kitapların geçmişi deneyimlememizi sağladığını, yazıldığı çağı ya da öncesini konu almakla tarihi sürekliliği sağladığını bu nedenle de sürekli ilerlemenin aslında bir yanılgı olduğunu anlattığını söylemiştim. Bunun tarihsel sürekliliği görmezden gelerek, modernitenin yanılgısına saplanma eğilimine ve öğretisine karşı önemli bir deneyim olduğunu anlatmaya çalıştım. Bu modernist öğretinin dayanağı ve kaynağı olan kapitalizmin insanların gerçekle olan bağını koparmasına değinip, tüketim çılgınlığının nasıl bir algı körelmesine yol açtığını ifade ettim. Algılanan şeyin ise nasıl bir deney malzemesi yapıldığını, fütursuzca tüketilen şeyin nasıl bittiğini ve bu bitişin insanda nasıl bir algı körelmesine yol açtığını ve bu insanların duygusal yönden ne denli yok olduğunu söyledim. Ortaya sunacak bir reçete olmaması en azından tercih edilebilir bir reçetenin olmaması bu toplumsal hastalığı ortadan kaldırmanın önündeki en büyük engel. Çağın vebası Kapitalizm, tüm pisliğiyle birlikte yok edilmeli diye düşünüyorum.
Tüm yukarıda yazılanlara bir örnek vererek bir durumun nasıl tüketildiği anlatabiliriz.
Bugün 13 Mart 2012...
Bugün Sivas'ta yaşanan 33 devrimci aydın, 2 otel personeli ve 2 katliam ortağı toplam 37 kişinin yanarak can verdiği Sivas Katliamı davasının zaman aşımı sebebiyle düşürülmesi olayına tanık olduk. Daha önce birçok adaletsizliğe daha tanıklık ettik. Yaşadığımız çağın olağanlaşmış suçlarından bazılarıydı bunlar. Kitlesel tecavüz, Kadın cinayetleri, Katliam olayları, Adam öldürme, İnsan yakma gibi bir çok suç hatta insanlık suçu Türkiye yargısı tarafından zaman aşımı ya da görevsizlik gibi maskelerle maskelenerek aklanıldı.
Tarihe not düşüyoruz...
Bugün 37 kişinin yakılarak öldürülmesi davasının düştüğü gün. Ben bu durum karşısında bir damla dahi şaşkınlık içerisinde değilim. Çünkü daha önce, Maraş katliamı ve Çorum katliamı gibi olaylarda da aynı sonuç yaşanmıştı. F Tipi Hapishanelere geçiş için girişilen "Hayata Dönüş Operasyonu" sonucu onlarca devrimci mahkumun öldürülmesi olayı da benzer bir sonuçla sonuçlanmıştı. Küçük uygulayıcılar kısmi cezalar alsa da katliamları yaptıranlar hep aklandı. Aklanan bu katliamcılar ise ya terfi ettirildi ya da daha önemli katliamların yapılması için devlet tarafından fedai olarak kullanılmaya devam etti. Şimdi benzer bir durumla karşı karşıyayız. Geçmişte yaşanan bu deneyimler bugün yaşananların göstergesi olmak için yaşanmış sanki. O gün yaşananlar için adalet bulamayanlar bugün neden adalet bekliyor bir türlü anlamıyorum.
...
Şimdi yaşanacak en acı şey ise bu durumun da diğerleri gibi bir eylem takviminin parçası olmaktan öteye gidemeyecek olmasıdır. Sanallaşan tepkiler çığ gibi büyüyecek ama hiçbir zaman bir Tahrir meydanı benzeri eyleme dönüşemeyecek. Çünkü sanal alemde sürekli deneyimlenecek, sürekli tüketilecek ve insanların öfkelerinin körelmesine yol açacak. Bu da eylem takvimlerinin bir gün daha kazanmasına yarayacak ancak. Bunun karşısına geçmemiz gerekiyor. Bunu da tüketim çılgınlığını, bu durum tüketimini, bu trajediyi engelleyerek yapabiliriz diye düşünüyorum. Tek veya iki boyutlu sanal dünyadan çıkıp gerçeğin ta kendisiyle yüzleşerek ancak bundan kurtulabilir, bu adaletsizliği ortadan kaldırabiliriz. İnsanların bu acıyı, bu adaletsizliği tüketmesine izin vermeyelim. Çünkü bizden sonra yaşayacak nesiller bizim deneyimlerimizle haberdar olacaklar tüm bunlardan. Biz bu deneyimi nasıl algılarsak onlar da öyle algılayacaklar.
Halbuki
korkulacak hiç bir şey yoktu ortalıkta Her şey naylondandı o
kadar Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe
karşı. Ama geyikli geceyi bulmadan önce Hepimiz çocuklar
gibi korkuyorduk
Geyikli geceyi hep bilmelisiniz Yeşil ve
yabani uzak ormanlarda Güneşin asfalt sonlarında batmasıyla
ağırdan Hepimizi vakitten kurtaracak
Bir yandan toprağı
sürdük Bir yandan kaybolduk Gladyatörlerden ve
dişlilerden Ve büyük şehirlerden Gizleyerek yahut
döğüşerek Geyikli geceyi kurtardık
Evet kimsesizdik
ama umudumuz vardı Üç ev görsek bir şehir sanıyorduk Üç
güvercin görsek Meksika geliyordu aklımıza Caddelerde
gezmekten hoşlanıyorduk akşamları Kadınların kocalarını
aramasını seviyorduk Sonra şarap içiyorduk kırmızı yahut
beyaz Bilir bilmez geyikli gece yüzünden
"Geyikli
gecenin arkası ağaç Ayağının suya değdiği yerde bir
gökyüzü Çatal boynuzlarında soğuk ayışığı" İster
istemez aşkları hatırlatır Eskiden güzel kadınlar ve aşklar
olmuş Şimdi de var biliyorum Bir seviniyorum düşündükçe
bilseniz Dağlarda geyikli gecelerin en güzeli
Hiçbir şey
umurumda değil diyorum Aşktan ve umuttan başka Bir anda üç
kadeh ve üç yeni şarkı Belleğimde tüylü tüylü geyikli
gece duruyor
Biliyorum gemiler götüremez Neonlar ve
teoriler ısıtamaz yanını yöresini Örneğin Manastır'da
oturur içerdik iki kişi Ya da yatakta sevişirdik bir kadın bir
erkek Öpüşlerimiz gitgide ısınırdı Koltukaltlarımız
gitgide tatlı gelirdi Geyikli gecenin
karanlığında
Aldatıldığımız önemli değildi yoksa
Herkesin unuttuğunu biz hatırlamasak Gümüş semaverleri ve
eski şeyleri Salt yadsımak için sevmiyorduk Kötüydük de
ondan mi diyeceksiniz Ne iyiydik ne kötüydük Durumumuz başta
ve sonda ayrı ayrıysa Başta ve sonda ayrı ayrı
olduğumuzdandı
Ama ne varsa geyikli gecede idi Bir
bilseniz avuçlarınız terlerdi heyecandan Bir bakıyorduk akşam
oluyordu kaldırımlarda Kesme avizelerde ve çıplak kadın
omuzlarında Büyük otellerin önünde
garipsiyorduk Çaresizliğimiz böylesine kolaydı işte Hüznümüzü
büyük şeylerden sanırsanız yanılırsınız Örneğin üç
bardak şarap içsek kurtulurduk Yahut bir adam bıçaklasak Yahut
sokaklara tükürsek Ama en iyisi çeker giderdik Gider geyikli
gecede uyurduk
"Geyiğin gözleri pırıl pırıl gecede
İmdat ateşleri gibi ürkek telaşlı Sultan hançerleri gibi
ayışığında Bir yanında üstüste üstüste kayalar Öbür
yanında ben" Ama siz zavallısınız ben de
zavallıyım Eskimiş şeylerle avunamıyoruz Domino taşları
ve soğuk ikindiler Çiçekli elbiseleriyle yabancı
kalabalık Gölgemiz tortop ayakucumuzda Sevinsek de sonunu
biliyoruz Borçları kefilleri ve bonoları unutuyorum İkramiyeler
bensiz çekiliyor dünyada Daha ilk oturumda suçsuz
çıkıyorum Oturup esmer bir kadını kendim için
yıkıyorum İyice kurulamıyorum saçlarını Bir bardak
şarabı kendim için içiyorum "Halbuki geyikli gece
ormanda Keskin mavi ve hışırtılı Geyikli geceye
geçiyorum"
İnsani duyguların en saf ve temizlerinden biri kuşkusuz sevgiliye olan aşktır. Pek çoğumuz hayatımız boyunca en az bir defa bu hazzı yaşar ve hayatımızın geri kalanı boyunca anımsarız.
Bir insana olan bağlılık, bağımlılık değil, muhtaciyet değil, bağlılık; insana yüklediği sorumluluk ve mahcubiyet hisleriyle birlikte kişiye en yoğun duygusal anları yaşatır. Böyle anlarda en sert görünümlülerimiz, en duygusuz zannettiklerimiz dahi içlerinden gelen hislerin, düşüncelerine hükmeden sevginin ve aşkın esiri oluverebiliyorlar.
Karl Marx asla duygusuz bir insan değildi, -ki duygusuz biri olsa tüm yaşamını başka insanların, ezilenlerin, hakları yenenlerin yani işçilerin, emekçilerin hakları için feda etmezdi-. Hayatı boyunca, dünyanın en çalkantılı olduğu dönemlerde siyasal ve sosyal bir birlikten, liderlikten yoksun olan işçi sınıfının mutluluğu için çaba sarfetti. Enternasyonal'i kurdu ve ilk kez işçileri, Burjuvazi karşısında ciddi bir güç haline getirdi diyebiliriz. Marx'ın yaptıkları bunlarla sınırlı değil ancak burda anlatılacak kadar da kısa değil.
Marx'ı aşk ve sevgi temalı bir yazıya konu etmemize sebep olan şeyi paylaşmanın zamanı geldi artık. Karl Marx'ın İngiltere'de sürgündeyken karısına yazdığı duygusal ve hayranlık uyandıran mektubunu sizlerle paylaşacağım. Bu daha öncelerde defalarca paylaşılmış bir veri olabilir, ancak internetteki milyonlarca gereksiz ve saçma sapan bilgi kirliliğine karşın, işe yarar ve insanlık dersi verici nitelikteki bu tarz verilerin çoğalması açısından bir katkım olsun istiyorum.
İsmail Kılıçarslan'ın Meksika Sınırı programında okuduğu mektub, duygusal olanlarımızı ağlatabilecek öğeler içermektedir. Kalp rahatsızlığı olanlar lütfen uzak dursunlar :)
İyi dinlemeler...
"Yürekten sevdiğim,
Sana yine yazıyorum çünkü yalnızım ve çünkü
kafamın içinde seninle konuşurken senin bunu bilmiyor, ya da karşılık
veremiyor olmana katlanamıyorum.
Kısa süreli
ayrılıklar iyi oluyor, çünkü hep bir arada olunca her şey ayırt
edilmeyecek kadar birbirine benzemeye başlıyor. Yan yana durduklarında
kuleler bile cüceleşirken, alelade ve ufak tefek şeyler yakından bakınca
kocamanlarmış. Küçük tedirginlikler onlara yola açan nesneler göz
önünden kaldırıldığında yok olabilir. Yan yanalık dolayasıyla
sıradanlaşan tutkularsa mesafenin büyümesine yeniden büyüyüp doğal
boyutlarına dönerler. Aşkımda öyle...
Zamanın
aşkımı tıpkı güneş ve yağmurun bitkileri büyüttüğü gibi büyütmüş
olduğunu anlamam için senin bir an, sırf rüyada bile olsa, benden
koparılman yetiyor. Senden ayrılır ayrılmaz sana olan aşkım bütün
gerçekliğiyle kendini gösteriyor: O, ruhumun bütün enerjisiyle yüreğimin
bütün kişiliğini bir araya getiren bir dev. Böylece yeniden insan
olduğumu hissediyorum çünkü içim tutkuyla doluyor. Araştırma ve çağdaş
eğitimin bizi kucağına attığı belirsizlikler ve bütün nesnel ve çzel
izlenimlerimde kusur bulmaya iten kuşkuculuk bizi küçük, zayıf ve mızmız
kılıyor. Ama aşk Feurbachvari insana aşk değil, metabolizmaya aşk
değil, proletaryaya aşk değil, sevdiğine aşk, yani sana aşk, insanı
yeniden insanlaştırıyor...
Dünyada çok dişi
var, kimileri de çok güzel ama ben, her bir hattı, hatta her bir
kırışığı bana hayatımın en büyük ve en tatlı anılarını hatırlatan bir
yüzü bir daha nerede bulabilirim? Senin tatlı çehrene sonu gelmez
acılarımı, yeri doldurulmaz kayıplarımı bile okuyabilir ve senin tatlı
yüzünü öptüğümde acıyı öperim.
Hoşçakal canım. Seni ve çocukları binlerce kere öperim.