28 Temmuz 2013 Pazar

TMMM, Kadın Kotası ve Kürtler!..

TBMM güncel verilerine göre, ülkeyi yönetmekle mükellef toplam 548 milletvekili bulunmakta. Bunların partilere göre dağılımları, partilerin kendi içinde kadın-erkek dağılımları yine TBMM verilerine göre aşağıda belirtilecek. Ardından, Federal Kürt Yönetimi tarafından yapılan çağrı ile bir araya gelen Kürdistan siyasi partileri ve silahlı gruplarının belirlediği kota bilgilerini sunacağız.

İleri demokrasinin güncel emsali olma iddiasındaki Türkiye muktedirlerinin içerisinde bulundukları (kadın kotası konusunda) riyakarlıklarını sayısal verilerle göreceğiz.

Yukarıdaki görsele 28 Temmuz 2013 tarih ve 15:35 saatinde erişildi.
Öncelikle genel bir değerlendirme gerekecek.

548 milletvekilinin yalnızca 79 tanesi kadınlardan oluşuyor. Bunun genel toplama oranı yüzdelik ifadeyle %14.41.. Yani zorlasak da 15 olmuyor.

Dünya üzerinde kimi ülkeler kadın kotası uygularken kimileri uygulamamakta ve bu da toplumun gelişim seviyesine uygun bir ayrım yapılmasını olanaklı kılabiliyor. Türkiye'de kadın kotası siyasi partilerin tüzüklerince belirlenen, isterse belirlenmeyen bir keyfiliğe tabi maalesef. CHP'nin tüzüğünde belirlediği ve seçim döneminde sıkça propagandasını yaptığı % 30 kadın kotasının çok gerisinde kaldığını ve iktidar partisi AKP ile birbirine çok yakın oranda temsil düzeyinde kaldığını görüyoruz.

AKP'nin kadın oranı % 14.06 iken bu oran CHP'de %14.17. MHP ise her zamanki erkek egemen yapısını sürdürmekte. Sanki “kadın da bulunsun” diye 52 MHP milletvekilinin içinde 3 kadın milletvekiline rastlıyoruz ve şu fikre herkes katılır diye düşünüyorum bu kadın milletvekillerinin sesi pek çıkmıyor.

Meclis genelinde erkek egemenliği sayısal üstünlükle perçinlenmiş olsa da siyasi partiler arasında yalnızca BDP'nin % 30 barajını aştığını görüyoruz. 29 BDP milletvekilinin 9'u kadın. Toplam sayıya oranı yüzdelik olarak % 31.03 ve şunu belirtmek gerekir ki siyaset gündemini en fazla meşgul eden kadın milletvekilleri bunlar arasından çıkıyor. CHP'li bazı kadın milletvekillerini de göz önüne alırsak siyasi arenada özne olarak hareket edebilen kadın sayısı oldukça az.

BDP'nin hem diğer siyasal parti oranlarına karşı ezici bir üstünlüğü bulunuyor hem de TBMM genel oranına karşı bir üstünlüğü söz konusu. Gerçi onlar teröristti değil mi? Burdaki ironiyi görmekte fayda var.

Gezi parkı eylemleri sırasında medyanın gündemi nasıl çarpıttığını, siyasal iktidarın toplumu denetim altına almasının nasıl bir aracına dönüşmüş olduğunu hepimiz tiksinerek gördük. Ve bu medyanın düzmece polis tutanaklarına dayanarak yaptıkları polis haberciliği memleketin büyük kesiminin Kürt siyasetinin aktörlerini “terörist” olarak kabul etmesine yol açtığını da biliyoruz.

Parlementer siztem karşıtı biri olarak bu tablonun bana gösterdiği şey “terörist” denilen kesimin “demokrat” denilen zevata göre demokrasiyi daha iyi temsil ettiğidir.

Şimdi de Federal Kürt Yönetimi tarafından organize edilen ve Kürdistan siyasal hareketlerinin, sivil toplum kuruluşlarının dahil oldukları “ulusal temsil kongresi” nin kota kararlarına bir bakalım. Onlar Güneyli Kürtler olarak, Türkiye hükümetleri için öncelikle “birkaç çapulcu” zaman ilerledikçe “aşiret reisi” bir süre sonra “eşkıya” ve nihayetinde ekonomik ilişkilerin canlı tutulması gereken bölgesel müttefik konumuna ilerlediler. İsteseler iki günde soylarını kurutmakla tehdit etmeyi devlet geleneği haline getirenlerin bugün onlarla kurdukları bu ticari bağlar söylemin pratiği belirleyemeyeceğini ve düşmanlığın devletler tarafından körüklenen bir virüs olduğunu ispatlıyor.

Kota meselesine dönersek, adilmedya.com'da yayınlanan bir habere göre bu “Ulusal Kongre” 500 delegeden oluşacak ve bunların % 40'ı kadınlardan oluşacakmış. Demokrasinin güncel emsali olduğunu iddia eden “Küçük Amerika” Türkiye'de bu oran % 14..

İlgili haberin içeriğinden bir kesit şu şekilde: “"Komite toplantısında Kürdistan'ın dört parçasının kontenjanlarını da değerlendirdi. Parçalara ilişkin dağılım önümüzdeki günlerde belirlenecek. Kotalar ise şimdiden belirlendi. Buna göre siyasi partilere yüzde 45, kadınlara yüzde 40, sivil toplum örgütlerine yüzde 35, gençliğe yüzde 10 ve bağımsız şahsiyetlere yüzde 10 kota ayrıldı."”

Şimdi sayın şehirli “beyaz Türk”lerimizin ve Türk-İslamcı ve dahi Aydınlanmacı entelijensiyamızın her fırsatta küçümsemeyi adet haline getirdikleri ve bunu kendilerine bahşedilen bir ayrıcalıkmışcasına meşrulaştırdıkları Kürt düşmanlığı hakkında bir daha düşünmelerini öneririm.
Adilmedya.com'da çıkan söz konusu haberin içeriğine ulaşmak için aşağıdaki bağlantıyı kullanabilirsiniz.

http://www.adilmedya.com/kurt-ulusal-kongresi-icin-kota-ve-delege-sayisi-belirlendi-h38061.haber

11 Temmuz 2013 Perşembe

Cemal Süreya - Turgut Özal'a İntihar Çağrısı


 

Ülkemizi sizden,
Sizi de kendi özel sıkıntılarınızdan
Kurtarmak için
Arkadaşım Muzaffer Buyrukçu'yla
Bir önerimiz var:

İntihar etmelisiniz!

Ben ve buyrukçu bu konuda
Dostça omuz veriyoruz size.

Gelin, halkın önünde,
Üçümüz birlikte intihar edelim.
Yer: kadıköy eski iskelesinin önü,
Günü ve saati siz saptayın.
Ülkemiz sizden kurtulsun,
Biz de bir işe yaramış olalım.

17 Nisan 2013 Çarşamba

CEMAL SÜREYA E-KİTAP (Bazı Şiirleri)




Toplama fırsatı bulduğumuz Cemal Süreya şiirlerini PDF dökümanı haline getirdik ve paylaşıma sunuyoruz. E-Kitap arayıp da bulamayanlara armağanımız olsun.

İndirmek için aşağıdaki bağlantıyı tıklayınız.

25 Şubat 2013 Pazartesi

SENFONİ - TURGUT UYAR



Önce sesin gelir aklıma
Çaresiz kaldıkça hep seni düşünürüm
Güzel olan, dolgun başaklardaki sarışın sevinçli
Sonra cumartesi günleri gelir
Sonra gökyüzü gelir hemen kurtulurum
Bir yağmur yağsa da, beraber ıslansak.

Kırk kere söyledim bir daha söylerim
Savaşta ve barışta, karada ve denizde,
Düşkünlükte ve esenlikte
Zamanımız apayrı bize göre
Yanyana olduk mu elele
Aç kalsak ağlamayız biliyorum.

İçim güvercinleri okşamış gibi rahat
Sen yanımdayken ister istemez
Geniş meydanlarda akşam üstleri
Üstüste üç kere deniz, üç kere çınarlar.

Sen yanımdayken ister istemez
Uzak ırmakları hatırlıyorum.

Arasıra düşmüyor değil aklıma
Yabancı kadınların sıcaklığı
Ama Allah bilir ya, ne saklıyayım
Yanında ihtiyarlamak istiyorum...

5 Kasım 2012 Pazartesi

5 Kasım Barut Komplosunu Unutma...







V for Vendetta filmini izleyen herkes istisnasız bir şekilde gaza gelmiş olarak ve sistemin aslında yenilgiye uğratılabileceği fikrinde şüpheyle de olsa bir kesinliğe kavuşmuş olur.

Guy Fawkes adındaki kahramanımızın İngiliz aristokrasisine karşı giriştiği imha odaklı plan, bir arkadaşının ihanetiyle ortaya çıkınca Fawkes önce kılıcını çekip savaşır ama alıkonulmaktan kurtulamaz ve sonunda dar ağacında cansız bedeni sallandırılır.

Film ise asırlar sonra bu olayın intikamını alır gibidir. Fawkes'ın sonuca ulaştıramadığı planı hayata geçirir ve hükümet konağını tarihe gömer. Mutlaka ama mutlaka izlenmesi gereken bir film. Zira umutların tazelenmeye ihtiyaçları vardır...


İşte size sadece final bölümü, ama mutlaka tüm filmi en az bir kere izleyin..

8 Mayıs 2012 Salı

Leyla ile Mecnun - İsmail Abi'den Bakan'ın densizliğine sert gönderme

AK Parti Milletvekili ve İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin'in 5 TEDAŞ işçisinin güvenlik önlemleri alınmadığı için bir gölette boğularak can vermesi üzerine Erzurum'un Pasinler beldesine yaptığı ziyaret sonrası, kendisine "seni seviyoruz, geldiğine çok sevindik" diyen vatandaşa "ne bileyim sevindiğini, bi göbek at, iki takla at da görelim" demesine, kendisine sevgi serenatında bulunan vatandaşı oynatmasına tepkiler dinecek gibi değil.

Basından ve Muhalefet partilerinden çeşitli tepkiler görmenin yanında sanat ve mizah alanından da oldukça büyük tepkiler aldı. Bunlardan biri de "Leyla İle Mecnun" dizisinde doğruluk ve dürüstlükle özdeşleşen karakter olan İsmail Abi tarafından dile getirildi. Dizinin bu göndermesi oldukça fazla konuşulacak...

olayla ilgili haberi okumak için:

İsmail Abiden Bakan'a sert gönderme....


22 Nisan 2012 Pazar

Nazım Hikmet



Nazım Hikmet Çalışması. GIMP (GNU Image Manipulation Program) kullanılarak yapıldı. Ticari bir amaç gütmeden ve üretenin emeğine saugı gösterdiğiniz sürece özgürce paylaşabilirsiniz. Aksi halde CC (Creative Commons) lisansının gazabına uğrayabilirsiniz. :)

NAZIM HİKMET - ÇOCUKLARIMIZA NASİHAT


1960 x 2668 piksel abatlarındadır. GIMP (The GNU İmage Manipulation Program) kullanılarak oluşturuldu.

ÇOCUKLARIMIZA NASİHAT

Hakkındır yaramazlık.
Dik duvarlara tırman
                    yüksek ağaçlara çık.
Usta bir kaplan
                        gibi kullansın elin
yerde yıldırım gibi giden bisikletini..
Ve din dersleri hocasının resmini yapan
            kurşunkaleminle yık
            Mızraklı İlmihalin
                        yeşil sarıklı iskeletini..
Sen kendi cennetini
                kara toprağın üstünde kur.
Coğrafya kitabıyla sustur,
seni «Hilkati Âdem»le aldatanı..
Sen sade toprağı tanı
                         toprağa inan.
Ayırdetme öz anandan
                            toprak ananı.
Toprağı sev
                    anan kadar...

1928

15 Nisan 2012 Pazar

ÖZGÜRLÜK FİKRİ ÜZERİNE SERZENİŞ



Öncelikle belirtmek gerekir ki; özgürlük fikrinin ortaya çıkışı rastlantısal ve sebepsiz bir durum değildir.  

İnsanlar doğada herhangi bir sorumluluk duymadan özgürce yaşarken, özgürlük fikri üzerine düşünmeye başlamış olamazlar. Çünkü bir olguyla yüzleşmek için öncelikle onunla karşı karşıya gelmemiz gerekmektedir. Yok olanın farkına varmamız için var olanı bilmemiz yine tersten okuyunca, var olanın farkına varmamız için artık olmayanı bilmemiz gerekir. Yani gözlemlememiz ve bu gözlemden mantıklı çıkarımlar yapmamız gerekir. Dolayısıyla “özgürlük” fikrinin düşünülmeye başlandığı süreçleri onun olmadığı zamanlar olarak algılamamız gerekir. Tutsaklığın varlığının bilincine vardığımız an, özgürlük üzerine düşünmeye başlamış oluruz. Yani özgürlük taleplerimizi, nesnel bir tutsaklığa dayandırırız. Bu dayanak noktaları sadece nesnel olmak zorunda değil elbette. Zira düşünce tarihi nesnel bilginin keşfinden, soyut bilginin düşünülmesine doğru bir gelişme izlemiştir. Dolayısıyla soyut dayanaklar ya da sebepler ileri sürerek de bir tutsaklık sonucuna, oradan hareketle de özgür olmadığımız fikrine ulaşabiliriz.

İşin bu kısmını biraz es geçip yaşadığımız çağın, modern zamanların özgürlük sanısına değinmek gerektiği kanısındayım. Zira özgürlük ve tutsaklık kavramları modern zamanlarda birbirine karışmış deyim yerindeyse “at izi it izi” belirsizleşmiştir.

Kendimizi en özgür hissettiğimiz zamanlarda dahi bir anda farklı bir tutsaklığın esiri olduğumuzu tecrübe edebilmekteyiz. Örnek vermek gerekirse; maddi olanakların güçlü olduğu koşullarda tüketme özgürlüğümüzün varlığından bahsederiz. Dilediğimizce harcayabilir, dilediğimizce tüketebiliriz demektir bu. Dolayısıyla “tüketmek, harcamak” özgürlük kelimesinin karşılığı olmuş demektir bu koşullarda. Buraya kadar bir sakınca görülmese de asıl sıkıntı çoktan var olmuştur artık. Ve işin en acı tarafı şudur ki; modern çağın insanı bu varoluşa engel olmak gibi bir refleks içerisine girmemektedir. Tüketmek için tüketebilecek araçlar edinmeyi, bunun için de kendini (üretimi) araçsallaştırıp tüketimi amaç haline getirmeyi marifet bilmektedir. Bu varoluşların müsebbibi olan büyük firmalar insanların bu reflekssizliğinden istifade edip reklam ve çeşitli kampanyalar yoluyla insanların bu büyük çaresizliğinden faydalanmaktadırlar. Bu onların varlıklarını devam ettirebilmelerinin temel koşullarındandır. Piyasa koşulları tarafından belirlenen bir özgürlük anlayışının egemenliği altındayız ve çoğunluğun bilinci bu koşullarca belirleniyor. Hepsi verili bir toplum içinde kodlanmış bireyler olarak karşımıza çıkıyorlar. Tüm algılarını belirleyen be reflekslerini kontrol eden bu kodlar bilinç altlarına egemen olmuş durumda maalesef. Kirlenmiş zihinlerin temizlenmesi işlemi ise ironik olarak “beyin yıkama” deyiminde anlam buluyor. Beyni kirletilenlerin beynini yıkayan gönüllüler ise bu sistem tarafından dışlanıyor ve verili toplum tarafından kodlanmış bireylerce düşman olarak algılanıyor. Tıpkı bağışıklık sistemi çökmüş bünyeler gibi bilinçsizce meydana gelen bir savunma refleksiyle “beyin yıkama” işini yapanları toplumun dışına itiyorlar. Bu süreç sermaye ve piyasanın özgürlüğünün sınırlarını belirleyen düşüncelerin mimarlarınca açıktan açığa destekleniyor.

Kurtuluşu insanda ve temizlenmiş zihinlerde aramak yerine, kirletilmiş zihinlerin köhnemiş düzeninin bir parçası haline gelmek bedava sirkeden dahi tatlı hale geliyor.

Kısaca vurgulamak gerekirse sıradan bir insanın özgürlük algısını, tutsağı olduğu ve körü körüne bağlandığı toplumsal konum belirlemektedir. Bunu da piyasa koşulları belirlemektedir. Yiyeceğimiz yemekten yemeyeceğimiz yemeğe, hangi etin sağlıklı, hangi yağın sağlıksız olduğuna, ne giyip giymeyeceğimize yine bu piyasa koşulları karar veriyor.

O zaman herkesin ağzına pelesenk olmasına rağmen Özgürlük'ten söz edebilir miyiz? Bence edemeyiz. Zira belli koşullarda özgür olmamız, başka koşullarda tutsak olmamıza bağlı olarak gelişen bir durum. Bu yüzden Özgürlük fikri üzerine yine, yeni, yeniden düşünmek gerek. Hiçbir zaman güncelliğini kaybetmeyecek olan temel meselelerimizden biri olarak Özgürlük Sorunu varlığını sürdürmeye devam ediyor.