11 Temmuz 2013 Perşembe

Cemal Süreya - Turgut Özal'a İntihar Çağrısı


 

Ülkemizi sizden,
Sizi de kendi özel sıkıntılarınızdan
Kurtarmak için
Arkadaşım Muzaffer Buyrukçu'yla
Bir önerimiz var:

İntihar etmelisiniz!

Ben ve buyrukçu bu konuda
Dostça omuz veriyoruz size.

Gelin, halkın önünde,
Üçümüz birlikte intihar edelim.
Yer: kadıköy eski iskelesinin önü,
Günü ve saati siz saptayın.
Ülkemiz sizden kurtulsun,
Biz de bir işe yaramış olalım.

17 Nisan 2013 Çarşamba

CEMAL SÜREYA E-KİTAP (Bazı Şiirleri)




Toplama fırsatı bulduğumuz Cemal Süreya şiirlerini PDF dökümanı haline getirdik ve paylaşıma sunuyoruz. E-Kitap arayıp da bulamayanlara armağanımız olsun.

İndirmek için aşağıdaki bağlantıyı tıklayınız.

25 Şubat 2013 Pazartesi

SENFONİ - TURGUT UYAR



Önce sesin gelir aklıma
Çaresiz kaldıkça hep seni düşünürüm
Güzel olan, dolgun başaklardaki sarışın sevinçli
Sonra cumartesi günleri gelir
Sonra gökyüzü gelir hemen kurtulurum
Bir yağmur yağsa da, beraber ıslansak.

Kırk kere söyledim bir daha söylerim
Savaşta ve barışta, karada ve denizde,
Düşkünlükte ve esenlikte
Zamanımız apayrı bize göre
Yanyana olduk mu elele
Aç kalsak ağlamayız biliyorum.

İçim güvercinleri okşamış gibi rahat
Sen yanımdayken ister istemez
Geniş meydanlarda akşam üstleri
Üstüste üç kere deniz, üç kere çınarlar.

Sen yanımdayken ister istemez
Uzak ırmakları hatırlıyorum.

Arasıra düşmüyor değil aklıma
Yabancı kadınların sıcaklığı
Ama Allah bilir ya, ne saklıyayım
Yanında ihtiyarlamak istiyorum...

5 Kasım 2012 Pazartesi

5 Kasım Barut Komplosunu Unutma...







V for Vendetta filmini izleyen herkes istisnasız bir şekilde gaza gelmiş olarak ve sistemin aslında yenilgiye uğratılabileceği fikrinde şüpheyle de olsa bir kesinliğe kavuşmuş olur.

Guy Fawkes adındaki kahramanımızın İngiliz aristokrasisine karşı giriştiği imha odaklı plan, bir arkadaşının ihanetiyle ortaya çıkınca Fawkes önce kılıcını çekip savaşır ama alıkonulmaktan kurtulamaz ve sonunda dar ağacında cansız bedeni sallandırılır.

Film ise asırlar sonra bu olayın intikamını alır gibidir. Fawkes'ın sonuca ulaştıramadığı planı hayata geçirir ve hükümet konağını tarihe gömer. Mutlaka ama mutlaka izlenmesi gereken bir film. Zira umutların tazelenmeye ihtiyaçları vardır...


İşte size sadece final bölümü, ama mutlaka tüm filmi en az bir kere izleyin..

8 Mayıs 2012 Salı

Leyla ile Mecnun - İsmail Abi'den Bakan'ın densizliğine sert gönderme

AK Parti Milletvekili ve İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin'in 5 TEDAŞ işçisinin güvenlik önlemleri alınmadığı için bir gölette boğularak can vermesi üzerine Erzurum'un Pasinler beldesine yaptığı ziyaret sonrası, kendisine "seni seviyoruz, geldiğine çok sevindik" diyen vatandaşa "ne bileyim sevindiğini, bi göbek at, iki takla at da görelim" demesine, kendisine sevgi serenatında bulunan vatandaşı oynatmasına tepkiler dinecek gibi değil.

Basından ve Muhalefet partilerinden çeşitli tepkiler görmenin yanında sanat ve mizah alanından da oldukça büyük tepkiler aldı. Bunlardan biri de "Leyla İle Mecnun" dizisinde doğruluk ve dürüstlükle özdeşleşen karakter olan İsmail Abi tarafından dile getirildi. Dizinin bu göndermesi oldukça fazla konuşulacak...

olayla ilgili haberi okumak için:

İsmail Abiden Bakan'a sert gönderme....


22 Nisan 2012 Pazar

Nazım Hikmet



Nazım Hikmet Çalışması. GIMP (GNU Image Manipulation Program) kullanılarak yapıldı. Ticari bir amaç gütmeden ve üretenin emeğine saugı gösterdiğiniz sürece özgürce paylaşabilirsiniz. Aksi halde CC (Creative Commons) lisansının gazabına uğrayabilirsiniz. :)

NAZIM HİKMET - ÇOCUKLARIMIZA NASİHAT


1960 x 2668 piksel abatlarındadır. GIMP (The GNU İmage Manipulation Program) kullanılarak oluşturuldu.

ÇOCUKLARIMIZA NASİHAT

Hakkındır yaramazlık.
Dik duvarlara tırman
                    yüksek ağaçlara çık.
Usta bir kaplan
                        gibi kullansın elin
yerde yıldırım gibi giden bisikletini..
Ve din dersleri hocasının resmini yapan
            kurşunkaleminle yık
            Mızraklı İlmihalin
                        yeşil sarıklı iskeletini..
Sen kendi cennetini
                kara toprağın üstünde kur.
Coğrafya kitabıyla sustur,
seni «Hilkati Âdem»le aldatanı..
Sen sade toprağı tanı
                         toprağa inan.
Ayırdetme öz anandan
                            toprak ananı.
Toprağı sev
                    anan kadar...

1928

15 Nisan 2012 Pazar

ÖZGÜRLÜK FİKRİ ÜZERİNE SERZENİŞ



Öncelikle belirtmek gerekir ki; özgürlük fikrinin ortaya çıkışı rastlantısal ve sebepsiz bir durum değildir.  

İnsanlar doğada herhangi bir sorumluluk duymadan özgürce yaşarken, özgürlük fikri üzerine düşünmeye başlamış olamazlar. Çünkü bir olguyla yüzleşmek için öncelikle onunla karşı karşıya gelmemiz gerekmektedir. Yok olanın farkına varmamız için var olanı bilmemiz yine tersten okuyunca, var olanın farkına varmamız için artık olmayanı bilmemiz gerekir. Yani gözlemlememiz ve bu gözlemden mantıklı çıkarımlar yapmamız gerekir. Dolayısıyla “özgürlük” fikrinin düşünülmeye başlandığı süreçleri onun olmadığı zamanlar olarak algılamamız gerekir. Tutsaklığın varlığının bilincine vardığımız an, özgürlük üzerine düşünmeye başlamış oluruz. Yani özgürlük taleplerimizi, nesnel bir tutsaklığa dayandırırız. Bu dayanak noktaları sadece nesnel olmak zorunda değil elbette. Zira düşünce tarihi nesnel bilginin keşfinden, soyut bilginin düşünülmesine doğru bir gelişme izlemiştir. Dolayısıyla soyut dayanaklar ya da sebepler ileri sürerek de bir tutsaklık sonucuna, oradan hareketle de özgür olmadığımız fikrine ulaşabiliriz.

İşin bu kısmını biraz es geçip yaşadığımız çağın, modern zamanların özgürlük sanısına değinmek gerektiği kanısındayım. Zira özgürlük ve tutsaklık kavramları modern zamanlarda birbirine karışmış deyim yerindeyse “at izi it izi” belirsizleşmiştir.

Kendimizi en özgür hissettiğimiz zamanlarda dahi bir anda farklı bir tutsaklığın esiri olduğumuzu tecrübe edebilmekteyiz. Örnek vermek gerekirse; maddi olanakların güçlü olduğu koşullarda tüketme özgürlüğümüzün varlığından bahsederiz. Dilediğimizce harcayabilir, dilediğimizce tüketebiliriz demektir bu. Dolayısıyla “tüketmek, harcamak” özgürlük kelimesinin karşılığı olmuş demektir bu koşullarda. Buraya kadar bir sakınca görülmese de asıl sıkıntı çoktan var olmuştur artık. Ve işin en acı tarafı şudur ki; modern çağın insanı bu varoluşa engel olmak gibi bir refleks içerisine girmemektedir. Tüketmek için tüketebilecek araçlar edinmeyi, bunun için de kendini (üretimi) araçsallaştırıp tüketimi amaç haline getirmeyi marifet bilmektedir. Bu varoluşların müsebbibi olan büyük firmalar insanların bu reflekssizliğinden istifade edip reklam ve çeşitli kampanyalar yoluyla insanların bu büyük çaresizliğinden faydalanmaktadırlar. Bu onların varlıklarını devam ettirebilmelerinin temel koşullarındandır. Piyasa koşulları tarafından belirlenen bir özgürlük anlayışının egemenliği altındayız ve çoğunluğun bilinci bu koşullarca belirleniyor. Hepsi verili bir toplum içinde kodlanmış bireyler olarak karşımıza çıkıyorlar. Tüm algılarını belirleyen be reflekslerini kontrol eden bu kodlar bilinç altlarına egemen olmuş durumda maalesef. Kirlenmiş zihinlerin temizlenmesi işlemi ise ironik olarak “beyin yıkama” deyiminde anlam buluyor. Beyni kirletilenlerin beynini yıkayan gönüllüler ise bu sistem tarafından dışlanıyor ve verili toplum tarafından kodlanmış bireylerce düşman olarak algılanıyor. Tıpkı bağışıklık sistemi çökmüş bünyeler gibi bilinçsizce meydana gelen bir savunma refleksiyle “beyin yıkama” işini yapanları toplumun dışına itiyorlar. Bu süreç sermaye ve piyasanın özgürlüğünün sınırlarını belirleyen düşüncelerin mimarlarınca açıktan açığa destekleniyor.

Kurtuluşu insanda ve temizlenmiş zihinlerde aramak yerine, kirletilmiş zihinlerin köhnemiş düzeninin bir parçası haline gelmek bedava sirkeden dahi tatlı hale geliyor.

Kısaca vurgulamak gerekirse sıradan bir insanın özgürlük algısını, tutsağı olduğu ve körü körüne bağlandığı toplumsal konum belirlemektedir. Bunu da piyasa koşulları belirlemektedir. Yiyeceğimiz yemekten yemeyeceğimiz yemeğe, hangi etin sağlıklı, hangi yağın sağlıksız olduğuna, ne giyip giymeyeceğimize yine bu piyasa koşulları karar veriyor.

O zaman herkesin ağzına pelesenk olmasına rağmen Özgürlük'ten söz edebilir miyiz? Bence edemeyiz. Zira belli koşullarda özgür olmamız, başka koşullarda tutsak olmamıza bağlı olarak gelişen bir durum. Bu yüzden Özgürlük fikri üzerine yine, yeni, yeniden düşünmek gerek. Hiçbir zaman güncelliğini kaybetmeyecek olan temel meselelerimizden biri olarak Özgürlük Sorunu varlığını sürdürmeye devam ediyor.

13 Mart 2012 Salı

Bugün 13 Mart 2012 ...



Bugün 13 Mart 2012 ...

Yaşadığımız zamanda yeniden basıldığı için güncelmiş izlenimi veren kitaplardan haberdar oluyoruz yaşamadığımız zamanların yaşamından. 1940'lı yıllarda yazılmış ancak ayrıntılarında 1900'lü yılların başı ya da 1800'lü yılların sonundan söz eden edebi yapıtlar, bugünün karma karışıklığından kurtulmamızın anahtarı rolü görüyorlar. Söz konusu kitaplarda hayatı sorgulama, ona bir anlam yükleme ya da bu anlam yüklemenin gereksizliği üzerinden dönen hikayeleri pür dikkat izliyoruz. Bunun sebebi şimdilerde bu durumların farkına bir türlü varamayışımız ve öncelerde yaşanmış hayatlarda bizim bu eksikliklerimizin giderildiğine şahit oluşumuz olduğu düşüncesindeyim. Bu eserlerin evrenselliği çağımızın ruhsuzlaşma gibi bir durumu meydana getirmekteki ustalığı olsa gerek.


Peki yaşadığımız çağdan bakınca daha önceki yaşamlardan edindiğimiz bu deneyimler, zamanın sürekli ilerlediği fikrini sorgulamamızı gerektirmez mi? Bence gerektirir. Modernizmin en büyük sorunlarından biri olduğunu söyleyebileceğimiz bu sürekli ilerleme fikri aslında sıkıntılarımızın, devlet mekanizması karşısındaki ve sosyal sınıflar içerisindeki temelini algılamamızı engellemektedir. Elbette çağın gereklerine uygun kurumlaşmalar gereği ortaya çıkan yeni aygıtlar ve bu aygıtlarla girilen ilişkinin sonucunda ortaya çıkan yeni sonuçlar, bu ilişkinin sürekli anlam ve şekil değiştirmesine de yol açmaktadırlar. Dolayısıyla temelde sabit olan sıkıntılarımızın, çelişkilerimizin farklı algılarla karşımıza çıkması karşısında afallayıp kalabiliyoruz. Bundan ötürü de kadim bir durum olan çelişkilerimizi çağın kimliğine uygun olarak yorumlamaya çalışıyor ve tarihsel sürekliliği gözden kaçırmış oluyoruz. Her çağın bir kimliği olduğu ve bu kimliğin o çağın modernliği olarak algılanması fikrine karşı olmamakla birlikte, her modernitenin farklı farklı algılanmasına karşı çıkmak gerektiğini düşünüyorum. Tarihsel süreklilik ve bu sürekliliğin farkında olma durumu bize refleks geliştirme yeteneği katar diye düşünmekteyim. 

Yaşadığımız çağın ürünü olarak bu çağa ait sıkıntılarla boğuştuğumuz bir gerçek. Ancak süreklilik durumunu gözden kaçırmadan, temel çelişkilerimizin farkında olarak daha az kandırılacağımıza inanıyorum. Bir yanılgılar dünyasında yaşıyoruz ve kandırılmamızın temeli de buradan gelmektedir. Algımız birebir tecrübeden yani nesnel hayattan sanal gerçekliğe kaymış durumda genel olarak. İnsanlarla yüz yüze ilişki geliştirmemizin kanalları giderek kapanıyor. Bunu yapan ne uzaylılar ne bilinmeyen bir güç ne de alın yazısı. Bunun tek sorumlusu bu durumu gülerek, bilerek ve isteyerek karşılayan biz insanlarız. Dört boyutlu bir nesneler dünyasından iki boyutlu bir sanal dünyaya geçişi alkışlarla karşılıyoruz. Ona methiyeler diziyor, hayatımızın her alanına entegre etmek için, büyük ticari tekellerin geliştirdiği ürünleri elde etmek ve yeni modellerin şekillenmesi işinde gönüllü olmak gibi ulvi bir amaca hizmet ediyoruz. Farkında olduğumuzu zannedecek kadar bir farkında olmama durumunun pençesinde bir o yana bir bu yana savrulup duruyoruz. Bu aldatıcı gerçeklik karşısında geliştirilen refleksin gerçek olmasını bekleyemeyiz. Bu aldatıcı gerçeklik karşısında geliştirdiğimiz refleksler nedir dersek, bunların; mutluluk ve isteklilik olduğunu söyleyebiliriz. 

İsteklilik dediğimiz şey, teknolojik bir ürünü hayallerimizin merkezine koymaya duyduğumuz heves ve bunun karşısında duyduğumuz heyecandır. Bu bir arabaya sahip olma fikrinin kişiye verdiği hazdan başkası değildir. Ya da son model bir telefon veya yeni geliştirilen ve daha fazla mobiliteyi amaç edinen tablet bilgisayarlara sahip olma durumu ve bunun karşılığında geliştirdiğimiz sahipliğe dayalı haz buna verilebilecek örneklerden olabilir. Zamanın sürekli ilerlemesi fikri, sürekli, durmadan yeni modellerin piyasaya sürülmesiyle desteklenmektedir. Bir ürün çıktıktan sonra yeni ürün tasarlanmaya ve o ürünün eskidiği fikrini yaymaya başlar. Piyasaya daha yeni bir ürün çıktığında ise artık o eskimiş olur. Ama temelde işlevsel bir farklılık var denilemez. Model değişmiş, işlevselliği genişletilmiş ancak temel işlevinden hiçbir şey kaybetmemiştir. Bu durum insanlar tarafından alkışla karşılanır. Oysa ellerinde bulunan ürün zaden temel ihtiyacı karşılamaktadır. Ancak bu gerçeklik bir kenara bırakılır ve en yeniye sahip olma fikri onlara egemen olmaya başlar. Bu durum reklamlar vasıtasıyla hissettirilir ve içselleştirilir. Artık yadırganır bir tarafı kalmayan, normal bir davranış haline dönüşür bu durum. Tüketim çılgınlığı denilen bu durum, kapitalizmin insanlığa yaptığı en büyük kötülüktür. Çünkü bu davranış bir kere içselleştirildi mi sadece ürün alışverişiyle sınırlı kalmamakta insan ilişkilerinde de benzer bir davranış hakim olmaya başlamaktadır. Sanal arkadaşlıklar, sanal istekler insanlara egemen olmaya ve onları sürekli tüketmek gibi bir refleks geliştirmeye sevk eder. Bu durumun en acı tarafı şekillendirilen yani sonradan öğrenilen, sahiplenilen bu davranışın bir dürtü, bir iç güdü olarak algılanmaya başlanmasıdır. Piyasayı şekillendiren insandan piyasa tarafından şekillendirilen insana doğru bir değişim demektir bu. İşin en acı tarafı ise kapitalizmin bu ahlaksız durumu alkışlamasına ve pohpohlamasına karşın sosyalizmin bir türlü alternatif haline gelemiyor oluşudur. Zamanın sürekli ilerlemesi fikrini savunan ve modernleşmenin kitlelerin hizmetine ve ihtiyaçlarına yönelik, çevreci ve toplumsal bir yöntem olarak kullanılmasını söyleyen ancak modernizmi kapitalizmin yaptığı gibi bir toplum mühendisliği aracı olarak kullanan, yani teorik ve pratik birlikteliği kuramayan sosyalizmin de insanları bu davranış biçiminden kurtarmasının zor olduğu fikrindeyim. Ancak yine de tüketime yönelik üretim yerine, ihtiyacın karşılanmasını amaç edinmiş bir üretim anlayışından ötürü sosyalizmin daha ahlaki bir üretim biçimini savunduğunu söylemek gerekir. Burada iki ekonomik modelin ahlaki ve gayri ahlakiliğini tartışmak gerekir. Ama karşıtlık ya da savunma güdüsüne kapılma rikinden ötürü bunu bir tarafa bırakmak gerekir sanırım.

Sanallaşan hayatları acılarının ve sevinçlerinin de sanallaştığına şahit olmayı hiç istemezdim ancak bu durumun tiksinti verici gerçekliği karşısında yapacak hiçbir şeyimiz olmadığı da bir gerçek. Beğeniler, mutluluk, sevinç, hoşgörü gibi duygular artık yerini zıtlarına bırakma eğilimindeler. Topluma büyük bir buhran hakim oluyor hızlıca. Çekememezlik, kıskançlık, kin ve nefret alışıldık davranışları meydana getiriyorlar. İki insanın bir birinden nefret etmesine, düşman olmasına değil de birbirlerini sevmesine, saygı duymasına şaşırıyoruz artık. Hoş karşılanan iyi duygular artık garipsenen durumlara dönüşüyor. İnsan duygusal bir türken giderek mekanik bir davranışlar yumağına dönüşüyor. Mekanikleşen ve kronikleşen eğilimler, toplumda var olan her türlü güzel (estetik anlamda değil) durumu tüketme eğilimine girmiş oluyor. İnsanlar iyiden örnek almayı değil, onu hızlıca deneyimlemek ve sadece yüzeysel bilgi kaynağı haline sokarak içselleştiriyor. Onu sanallaştırıyor sadece. 

Sadece tüketiyor. Tüketiyor, tüketiyor ve sonunda ondan ortaya hiçbir şey kalmayıncaya kadar tüketiyor. Daha sonra da ondan bihaber yaşamaya devam ediyor. Doğru ya, tükenen şey algılanamaz artık. Algı yoksa, imge de olmaz. İmge canlanmıyorsa algı da körelmiş demektir artık. Bu körelme sonucunda insan algısız bir şekilde zombiler gibi dolanmaktan, hissetmemekten, algılamamaktan başka yani bir et yığınından başka hiçbir şey olmamış oluyor. Bu durum insanlık için en büyük tehlikelerden biridir. Algısını ve hassasiyetini yitirmiş bir toplum artık sadece bir sürü halini almış demektir. Nesnel dünyayla bağını kopartmış kişi ise yalnızca gündemden haberdar ama eksik boyutlu biri demektir. Algısını yitirmiş, toplumsal olaylara duyarsız biri demektir.

Bugün 13 Mart 2012 ...

En başta bugün okuduğumuz kitapların geçmişi deneyimlememizi sağladığını, yazıldığı çağı ya da öncesini konu almakla tarihi sürekliliği sağladığını bu nedenle de sürekli ilerlemenin aslında bir yanılgı olduğunu anlattığını söylemiştim. Bunun tarihsel sürekliliği görmezden gelerek, modernitenin yanılgısına saplanma eğilimine ve öğretisine karşı önemli bir deneyim olduğunu anlatmaya çalıştım. Bu modernist öğretinin dayanağı ve kaynağı olan kapitalizmin insanların gerçekle olan bağını koparmasına değinip, tüketim çılgınlığının nasıl bir algı körelmesine yol açtığını ifade ettim. Algılanan şeyin ise nasıl bir deney malzemesi yapıldığını, fütursuzca tüketilen şeyin nasıl bittiğini ve bu bitişin insanda nasıl bir algı körelmesine yol açtığını ve bu insanların duygusal yönden ne denli yok olduğunu söyledim. Ortaya sunacak bir reçete olmaması en azından tercih edilebilir bir reçetenin olmaması bu toplumsal hastalığı ortadan kaldırmanın önündeki en büyük engel. Çağın vebası Kapitalizm, tüm pisliğiyle birlikte yok edilmeli diye düşünüyorum.

Tüm yukarıda yazılanlara bir örnek vererek bir durumun nasıl tüketildiği anlatabiliriz.

Bugün 13 Mart 2012...

Bugün Sivas'ta yaşanan 33 devrimci aydın, 2 otel personeli ve 2 katliam ortağı toplam 37 kişinin yanarak can verdiği Sivas Katliamı davasının zaman aşımı sebebiyle düşürülmesi olayına tanık olduk. Daha önce birçok adaletsizliğe daha tanıklık ettik. Yaşadığımız çağın olağanlaşmış suçlarından bazılarıydı bunlar. Kitlesel tecavüz, Kadın cinayetleri, Katliam olayları, Adam öldürme, İnsan yakma gibi bir çok suç hatta insanlık suçu Türkiye yargısı tarafından zaman aşımı ya da görevsizlik gibi maskelerle maskelenerek aklanıldı. 

Tarihe not düşüyoruz...  

Bugün 37 kişinin yakılarak öldürülmesi davasının düştüğü gün. Ben bu durum karşısında bir damla dahi şaşkınlık içerisinde değilim. Çünkü daha önce, Maraş katliamı ve Çorum katliamı gibi olaylarda da aynı sonuç yaşanmıştı. F Tipi Hapishanelere geçiş için girişilen "Hayata Dönüş Operasyonu" sonucu onlarca devrimci mahkumun öldürülmesi olayı da benzer bir sonuçla sonuçlanmıştı. Küçük uygulayıcılar kısmi cezalar alsa da katliamları yaptıranlar hep aklandı. Aklanan bu katliamcılar ise ya terfi ettirildi ya da daha önemli katliamların yapılması için devlet tarafından fedai olarak kullanılmaya devam etti. Şimdi benzer bir durumla karşı karşıyayız. Geçmişte yaşanan bu deneyimler bugün yaşananların göstergesi olmak için yaşanmış sanki. O gün yaşananlar için adalet bulamayanlar bugün neden adalet bekliyor bir türlü anlamıyorum.

...

Şimdi yaşanacak en acı şey ise bu durumun da diğerleri gibi bir eylem takviminin parçası olmaktan öteye gidemeyecek olmasıdır. Sanallaşan tepkiler çığ gibi büyüyecek ama hiçbir zaman bir Tahrir meydanı benzeri eyleme dönüşemeyecek. Çünkü sanal alemde sürekli deneyimlenecek, sürekli tüketilecek ve insanların öfkelerinin körelmesine yol açacak. Bu da eylem takvimlerinin bir gün daha kazanmasına yarayacak ancak. Bunun karşısına geçmemiz gerekiyor. Bunu da tüketim çılgınlığını, bu durum tüketimini, bu trajediyi engelleyerek yapabiliriz diye düşünüyorum. Tek veya iki boyutlu sanal dünyadan çıkıp gerçeğin ta kendisiyle yüzleşerek ancak bundan kurtulabilir, bu adaletsizliği ortadan kaldırabiliriz. İnsanların bu acıyı, bu adaletsizliği tüketmesine izin vermeyelim. Çünkü bizden sonra yaşayacak nesiller bizim deneyimlerimizle haberdar olacaklar tüm bunlardan. Biz bu deneyimi nasıl algılarsak onlar da öyle algılayacaklar.