6 Ocak 2011 Perşembe

Bilinçaltı, Cinsellik, Bastırılmışlık ve Türküler Sevdamız.

Anadolu topraklarında kaç etnik kökenden insan var tam olarak bilemiyorum. Ancak % 98'i müslüman olan bir ülke olduğunu düşünürsek arada yerel kültürel farklar dışında, toplumsal anlamda bir fark yoktur diyebiliriz.

Neden mi? Çünkü; tüm müslüman topluluklarında günah ve zina adı altında kadın erkek ilişkilerinin sert bir biçimde şekillendirildiğini görüyoruz.

Türkiye'nin neresine giderseniz gidin, sevgilinizle el ele gezmenize bir tepki verilecektir. Kimi yerlerde bunlar "zina" sayıldığından şiddete uğramanız ve hatta ortalıkta gezen bir provakatörün de etkisiyle canınızdan olabilirsiniz. Yalnız bu görülmek istenen ya da toplum baskısının şekillendirdiği bir durumdan başkası değil. Sebebi ise şudur; kadın erkek ilişkilerinin bu derece sert şekillendirildiği bu toplumda "oğlancılık" olarak bilinen bir durum vardır ki, çok yaygın bir duruma denk gelir.

Yine Anadolu'nun iç bölgelerinde ve Batı Karadeniz'de "köçek" kültürü gözümüze çarpıyor. Erkeğe etek giydirip oynatmanın nasıl bir düşünsel kökeni olabilir? anlaşılır değil.

Ve Anadolu'nun neresinde olursa olsun, türkülerinde bu bastırılmışlığın izlerini sürmek de mümkün. Karacaoğlan'ın şiirlerinde de bunu görebiliriz.

Karadeniz şarkılarında da yine diğer yerlerde olduğu gibi "memeler" üzerine yazılan birçok ayrıntı göze çarpıyor.

"kız göğsüne taktığın da ampullerin volti kaç, sigortadan emin isen hiç durma ceryani aç" ya da "koynunda memelerun eruk dikeni gibi, açılmiş saçılmişsun gemi yelkeni gibi" benzeri bir sürü örnek sunulabilir.

Günydoğu bölgesinden akıllarda kaln bir örnek; "dam üstünde un eler, tombul tombul memeler"

"sevdiğimin kavalı kaldı dayalı yerde" gibi müstehcen çağrıştırmaları, hatta ifadeleri gözümüze takılıyor. Bunlar bastırılmış duyguların, düşünceleri ifade edilmesi oluyor. Şarkılar, türküler kültürlerin sevdalarını olduğu gibi bilinçaltlarını da içerisinde taşıyor. Bunu ayıplamak saçma olur, yapılması gereken ise toplumun iki yüzlülüğünü dile getirmek ve insanlar üzerinde baskı kuran bu yaklaşımları mahkum etmektir.

Dinin toplumu şekilledirmesine izin verilmemeli, şiirler ve türküler ayıplanmamalı. Unutmamalı ki bu türküleri yazdıran toplum baskısından başkası değil.

1 Ocak 2011 Cumartesi

AŞK



Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git

Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. Gitsinler.
Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin
Oysa Allah bilir bugün iyi uyanmıştık
Sevgideydi ilk açılışı gözlerimizin sırf onaydı
Bir kuş konmuş parmaklarıma uzun uzun ötmüştü
Bir sevişmek gelmiş bir daha gitmemişti
Yoktu dünlerde evelsi günlerdeki yoksulluğumuz
Sanki hiç olmamıştı

Oysa kalbim işte şuracıkta çarpıyordu

Şurda senin gözlerindeki bakımsız mavi, güzel laflı
İstanbullar
Şurda da etin çoğalıyordu dokundukça lafların
dünyaların
Öyle düzeltici öyle yerine getiriciydi sevmek
Ki Karaköy köprüsüne yağmur yağarken
Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti
Çünkü iki kişiydik

Oysa bir bardak su yetiyordu saçlarını ıslatmaya
Bir dilim ekmeğin bir iki zeytinin başınaydı doymamız
Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu
İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük
Yüzünün bitip vücudunun başladığı yerde
Memelerin vardı memelerin kahramandı sonra
Sonrası iyilik güzellik.


Cemal Süreya

31 Aralık 2010 Cuma

BİLMELİSİN Kİ...



Bilmelisin ki ...
Duvarda asılı diplomalar insanı insan yapmaya yetmez.

Bilmelisin ki ...
Aşk kelimesi ne kadar çok kullanılırsa,
anlam yükü o kadar azalır.

Bilmelisin ki ...
Karsındakini kırmamak ve inançlarını savunmak arasında
çizginin nereden geçtiğini bulmak zor.

Bilmelisin ki ...
Gerçek arkadaşlar arasına mesafe girmez.
Gerçek aşkların da!

Bilmelisin ki ...
Tecübenin kaç yasgünü partisi yaşadığınızla ilgisi
yok,
ne tür deneyimler yaşadığınızla var.

Bilmelisin ki ...
Aile hep insanın yanında olmuyor.
Akrabanız olmayan insanlardan ilgi,sevgi ve güven
öğrenebiliyorsunuz.
Aile her zaman biyolojik değil

Bilmelisin ki ...
Ne kadar yakın olursa olsunlar en iyi arkadaşlar da
ara sıra üzebilir. Onları affetmek gerekir.

Bilmelisin ki ...
Bazen başkalarını affetmek yetmiyor.
Bazen insanın kendisini affedebilmesi gerekiyor.

Bilmelisin ki ...
Yüreğiniz ne kadar kan ağlarsa ağlasın dünya sizin
için dönmesini durdurmuyor.

Bilmelisin ki ...
Şartlar ve olaylar, kim olduğumuzu etkilemiş olabilir.
Ama ne olduğumuzdan kendimiz sorumluyuz

Bilmelisin ki ...
İki kişi münakaşa ediyorsa, bu birbirlerini
sevmedikleri anlamına gelmez. Etmemeleri de sevdikleri
anlamına gelmez.

Bilmelisin ki ...
Her problem kendi içinde bir fırsat saklar.
Ve problem, fırsatın yanında cüce kalır.

Bilmelisin ki ...
sevgiyi çabuk kaybediyorsun, pişmanlığın uzun yıllar
sürüyor.


CAN YÜCEL

30 Aralık 2010 Perşembe

Sesli Harfler




Sen, o benim, daha ne duruyorsun aşk kelimesi
Burası ben, gene bir sevdaya çağrıldı o yer
İnanma ellerimi deniz, ağzımı bulut ettiğime
Ağzım da, ellerim de dünyaya göre
Günüm aydınlıkla biter.

Tut ki ben her türlü görünmenin apayrısı
Gün günden sevdaya benzer
Bir adam düşünülsem şapkası maviyle gelen
Bir ekmek koparılsam işte o sıra
Benzer mi benzer sevdaya
Bir duruşum var çevresi gözlerinden.

Sanki yanımda gezdiriyorum aşk kelimesi
Uyanık, duygulu, her günkü yanımda
Bilmem ki ne yapsam, ne etsem bu sevinirliği
Kendimi görmeye parklara gidiyorum
Kiminin bana kiminin çaresizliğe elleri.

Kaçsam da bir türlü karanlık şimdi
Ne kadar aynı bir dünyadayız seninle
Aşka, döğüşe, maviye yetmek için
Biriyim, cesurum, var mısın ellerime
Bir başka sabaha kadar içelim.


Edip Cansever


Şimdi ay doğar bulutlar arasından
Kavat derebeyleri yüreksiz Bolu beyleri
Hırsızlar, yüzde oncular, kumar erleri
Cebren ve hile ile haklarımızı alan
Zulmü ve alcaklığı yöneten murdar ücgen
Biliyor musunuz bir orman gelişiyor şimdi
Türkülerini duyuyor musunuz nice derin
Yakılmış coban ateşleriyle dağlarda
Karanlığı tutuşturup bir köşesinden
Geceyi gündüze cevirenlerin

Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
anamız çay demliyor ya güzel günlere
sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
bu, böyle gidecek demek değil bu işler
biz şimdi yan yana geliyoruz ve çoğalıyoruz
ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
işte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz.”




Cemal SÜREYA

2 Aralık 2010 Perşembe

EMPATİ (*)

senden mi sakınıcam,
al senin olsun tüm benliğim
al ki;
biraz daha sen olayım...


* arada sırada karaladığım kısa dörtlüklerimden biri. adı empati, karşımızdaki insanı daha iyi anlayabilmek için onun neler hissettiğini ve hangi koşullarda bulunduğunu bilmemiz gerekir. bunun en sağlıklı yolu ise empaati kurarak karşımızdaki insanın kişiliğine bürünmektir. Sanırım...

27 Ekim 2010 Çarşamba

Hepimiz Katiliz...




Yazının gidişatından haberim yok, nereye gider buna kendi karar verecek. Ama ille de bir giriş yapmak gerekirse topallamak değil de toparlamak yerine şöyle denenebilir: BU ÜLKEDE İNSANIN KATİL OLMAMASI İÇİN HİÇBİR NEDEN YOK...


Evet bu aslında yazıyı oluşturacak fikrin, aklımdaki taslağını en iyi ifade eden kelimeler bütününün ta kendisidir. BU ÜLKEDE İNSANIN KATİL OLMAMASI İÇİN HİÇBİR NEDEN YOK!..


Neden mi?

Bunun cevabı sizde, ailenizde, yaşadığımız toplumun ortak karakteri icabınca herkeste.

Hepimizin yaşamı, aslında içinde katil büyüten bir insanı oluşturma sürecine hizmet etmektedir.


Nasıl mı?

Deneyelim, bakalım açıklayabilecek miyiz?!.


Mesela en basitinden, daha doğar doğmaz adımıza kurban kesilir, kırkımız çıknca yine kesilir ve kesilen hayvanın kanı alnımıza sürülür. Yani hayata damgalı katil adayı olarak başlıyoruz. Gün geçiyor büyüyoruz, bu ritüeller etrafımızda sergilenmeye devam ediliyor. Pipimiz kesiliyor, canımız yanarken "erkek" olmanın gururunu yaşatıyorlar bize, acımızla eğleniyorlar. Kurban Bayramı diye bir geleneğimiz bir dini vecibemiz var ki sormayın. Daha doğar doğmaz içine düştüğümüz bu toplumun içinde gelişirken, sosyalizasyon sürecimizin bu en önemli dönemlerinde kan görmeye alışık hale getiriliyoruz. Kurbanlarımızla beslenmeyi öğreniyoruz, onların canı yokmuşcasına, onların yaşam haklarına saygı duymaksızın, medeniyet adına vahşice büyütülüyoruz.


Artık Kurban kesimleri beli merkezlerde yapılsa da halen kan akıtmak için canlı canlı hayvanın boğazına gidiyor bıçak. Kaçımız kuzu şiş yerken yediğimiz şeyin aslında doğanın en güzel yavru canlılarından biri olduğunun farkındayız? Kaçımız yediğimiz şeyin aslında bir canlının elinden yaşam hakkı alındıktan sonraki hali olduğunu görüyoruz?


Yaşam hakkına kültürel olarak bu kadar yabancı olan bir toplum olarak, hayvanların ölümünü, kendi saçma geleneklerimiz adına meşru görürken nasıl olur da insanların yaşam haklarını savunacağız?


İnsan olmanın bilincine varamayan bu çoğunluk için gerçekten üzülmek dışında birşey gelmiyor elimden. Yarattıkları katil psikolojili çocukların sokak hayvanlarına çektirdikleri eziyetleri gülerek izleyenler, sevgiden önce nefreti ve öfkeyi empoze eden aileler bu durumu daha ne kadar görmezden gelecekler.


Geleneklerle işlene bu psikoloji milli düşüncelerle daha da belirginleşiyor, askerde adam öldürmeyi bilgisayar oyunlarında adam öldürmekle karıştran milyonlarca insan olduğuna bahse girebilirim. Zira ABD'nin Irak savaşında savaşmaları için seçtiği birçok kişi bilgisayar oyunlarını turnuvalarında dereceye girmeyi başaran (!) insanlardan oluşuyordu. Oyun oynamadıklarını, kurşunu yedikten sonra bir daha ayağa kalkıp sayısız defa ölme hakkına sahip olmadığını, yani yaşadıklarının oyun olmadığını öğrenmeleri içim ölümle birkez burun buruna gelmeleri gerekiyordu, geldiler. ABD'de en yaygın meslek dallarında birinin PDR olduğunu söylesem mübalağa etmiş sayılmam sanırım. Vietnem savaşı bozgunu ve sonrasında yaşananlar buna güzel örneklerç Psikolojisi altüst olan insanlar topluma yeniden kazandırılmaya çalıştırıldı. Ne kadar başarılı oldukları geçirilen cinnet nöbetleriyle oranlanabilir sanırım.


Neyse ülkemize dönelim.

Psikolojik olarak altüst olan nesillerimiz, toplumumuzun altüst olan psikolojik yapısına uygun olarak yetişiyorlar. Yani toplumumuzun toplu olarak rehabilite edilmeye ihtiyacı var.


Yukarıda bahsettiğim kurban geleneği, insan hayatının da hayvanlarınkiyle eşdeğer tutulmasına yol açıyor. Katliamlar zihinlerde, içgüdüsel olarak meşrulaştırılıyor. Askerler ölüm mangalarına dönüşüyor, insanlar magandalara... Futbol terörü neden hiç gündemimizden düşmüyor dersiniz? Acaba bu adamlar toplumun geri kalanından ne kadar farklı bir pikolojiye sahipler? Ben şahs olarak pek büyük bir fark olabileceğine inamıyorum. Çünkü bu toplumumuzun karakterine en uygun yaşam biçimi...


Ogün Samast'la ilgili olarak "bir çocuktan nasıl olur da böyle bir canavar yarattık" soruları havada uçuşuyrdu basında. Acaba kaç basın mensubu toplumun içerisinde bulunduğu bu psikolojiyi sorgulama cesaretini gösterdi? ben denk gelmedim...


Ogün Samast da her türk genci gibi geleneklerine bağlı olarak yetiştirildi. Militaristti, ırkçı bir milliyetçiydi, faşist olmuştu, devletinin bekası için herşeyi yapabilirdi ve bunlar hep o sosyalizasyon sürecinde kendisine empoze edilen düşüncelerdi. Bu onu suçsuz biri yapmaz elbette, yaptığı insanlık suçu sayılacak eylemi aklamak amacıyla hiç yazılmadı. Ama şöyle bir gerçek olduğunu düşünüyorum; bu ülkenin yazılı ve görsel tüm medya organlarında savaş naraları atılmakta, okullarında ırkçı eğitim verilmekte ve bu devlet eliyle meşru bir zeminde yapılmakta, 85 yıldır dindirlimek yerine durmadan körüklenen bir etnik düşmanlık resmi olarak yürütülmekte. Çocukluğunda kanın oluk oluk akışına şahit olan bir "çocuk" olarak devletin bu "psikolojik desteğini" (!) arkasına alan hangi çocuk normal bir vatandaş olabilir...


Mafyavari filmlerin bu derece rabet görmesinin altında da acaba bu yetiştirme tarzı ve osyalizasyon sürecinin bir etkisi olabilir mi?

Cevap veriyorum; OLABİLİR...


Toplum timsah gözyaşını bir kenara bıraksın artık, en azından ben yutmuyorum bu numaraları.


"Kendi düşen ağlamaz" diye bir lafı vardır büyüklerimizin. Toplum olarak da militarizme, faşizme ve devlet terörüne ve sapıklığa sessiz kalarak, Ogün Samast'ları yaratanlar bu toplumun kendisidir. Bu adamlar uzaydan ya da başka bir ülkeden gelmediler ya, bu toplumdan türediler. Ve onbinlercesi daha var sırada. Hergün TV ve Gazetelerde boy boy linç haberleriyle karşılaşıyoruz, bunları yapanlar işte bu insanlardan başkası değil. Fatmagül'e tecavüz edenlerin zihinsel temellerini soruşturacağımıza, kız başına dışarda ne işi var gibi saçma sorular sorarak anca yediğimiz b.ku tatlandırmayı başarabiliriz tolum olarak.


Toplumda kendine ilerici diyen ya da fiili olarak bu rolü üstlenmiş olan tüm demokratik kurumların birleşip ortak zeminde devletin militarist ve kurumsallaşmış faşist ideolojisine karşı savaşması gerekmektedir. Kürt lafını duyunca kanı beyninie sıçrayanlar kemdileriyle başlamalı bu savaşa, işte tam da bu kişiler "kendi düşen"ler kısmını oluşturuyorlar toplumun. Dolayısıyla onlara "ağlamak" yakışmaz. Toplum olarak gelenek ve göreneklerimiz dahil içerisinde şiddet barındıran tüm ögeleri dışlamalıyız. Yoksa katil olmamak elde değil, katil olmak ise çok kolay..

Bu sosyo-psikolojik vakanın tedavisinde Türkiye'deki tüm PDR uzmanlarına ihtiyacımız olacak. En fazla da bu ülkenin onurlu, şerefli, vicdanlı aydınlarına ihtiyacımız olacak.



*PDR ( Psikolojik Danışmanlık- Rehabilitasyon)

4 Ekim 2010 Pazartesi

İnsan ve Özgürlük Sorunu Hakkında Kişisel Fikirler.



















İnsanoğlu düşünmeye başladığı ve kendi varlığının farkına vardığı andan itibaren üzerinde en çok durduğu soru "ben kimim?" olmuştur. İnsan n
edir?, diğer canlılardan ya da şuradaki taştan beni ayıran özellikler nelerdir?'i sorgulamıştır. Bunu için sorgulayan kadar varılan sonuç mevcuttur.

İnsanoğlu bu soruyu sorduktan ve kendisi hakkında fikir üretmeye başladığından itibaren ise, kendisi olmayanlar hakkında düşünmeye başlamıştır. Kendini başkasında, başkasını da kendisinde bulmuştur sorduğu sorularla. Ama en ilkel bağlardan biri olan "Aile" bağları dahil, insanların birbirleriyle olan ilişkileri, sorumluluk ve özgürlük bu soruları takip etmiştir. Özgürlük fikrinin ortaya çıkışı kuşkusuz onun olmadığı bir aşamada meydana gelmiş olmalıdır. Tutsak olan ya da çeşitli bağlar ve sorumluluklarla başkasına bağlı olan insan, bu bağı ve bireysel özgürlüğünü sorgulamış olmalı.

Acaba özgür müyüz?

İnsan'ın insan olması onun seçtiği bir durum değildir, dolayısıyla insan bu özelliğini özgür olarak seçememiştir. Bunu gibi fiziki kimi özellikler müdahala edilemeyen, tercih edilemeyen veya atfedilen değerlerdir. Kişi cinsiyetini de seçemez, bu da doğuştan gelen bir özelliktir. Ama kişi kim olduğunu ve kim olması gerektiğini kendisi seçebilir ve bu özgürlüğe sahiptir.

Örneğin, bir insan yeterli ya da yetersiz bilgisiyle bir çözümlemeye varır ve inşaatta çalışan bir işçi olarak yaşamını sürdürmeye karar verebilir. Bu zorunlu olarak yapılan bir tercih de olabilir, önemli olan zorunlu da olsa bunun bir tercih olmuş olmasıdır. Bu insan işçi olmayıp açlıktan ölmeyi de seçebilirdi, ama bunu yerine yaşamak için gerekli olan maddi varlıkları kazanmak amacıyla işçi olmayı tercih etti. Ya da toplum onu bunu seçmeye itti. Burda sanırım tam bir özgürlük söz konusu olmamalıdır. Çevre etkilerini göz ardı edersek bize böyle gelecektir, ama çevre şartları göz önüne alınırsa insanın birçok konuda iradesini başkalarına teslim ettiğini görebiliriz. Yarım da olsa bu seçenekler arasında tercih yapmaktır ve tercih yapmak özgürlüktür.

Özgür müyüz?

Özgür değiliz, ama özgürlüğe mahkumuz. Alın yazımızda özgürlük yazıyor, özgürlük için savaş, bireyin kendini var etmesi süreci demektir. Kişi kendini var etmeye başladığı andan itibaren kalabalıklar içerisinde kendini ayırt etmeye, kendi bilincine varmaya başlar. Kendi bilincine varmaya başladıkça da toplumdan giderek kopar ve "özgürleşen birey"e dönüşür. Burda önemli olan konu şudur ki, özgürleşen birey saly bireyden ziyade, toplumun değer yargılarından soyutlanıp, onun moral değerleinden uzaklaşıp ondan bağımsız düşünmeye başlar. Bu önyargılardan uzak, sorgulamacı ve anlamaya yönelik bir çabadır ve topluma karşı bir sorumluluk olarak karşımıza çıkar.

Özgürleşen birey, sorumluluk bilinciyle hareket ederek kendini karşılaşacağı durumlara karşı hazırlıklı olmaya iter. Bu onu eylem adamı olmaya yönlendirir. Burda eylemden kasıt salt yürüyüş ya da protesto değildir. Düşünmek dahil, verilen tüm tepkiler özgürleşen birey'in özgürleşme serüvenini özetler niteliktedir. Hayata karşı, kendine karşı, topluma karşı, aileye karşı var olan ve etrafınıs aran sorumluluk çemberinden sıyrılamaz. Ama etrafını saran bu çemberin, yani sorumluluk çemberinin bilincinde hareket ederek, gerçekleştirdiği eylemin sonucuna katlanmayı yani sorumluluk almayı bilir. Özetle sorumluluk çerçevesinde tercih yapmak zorunda kalır. Tercih etme bilincine vardığında ise özgürleşmeye başlamış demektir.

Zorunluluklar sorumluluk olarak karşısına çıkar ve o bu zorunlulukların sorumluluğunu alıp almama kararıyla özgür eylemini gerçekleştirir. Gerçekleştirdiği eylemin sonucu ise tercihe bağlı olarak değişeceği için, insan geleceğini tasarlamış olur böylece. Tercih ederek, geleceğini tasarlamaktadır özgürleşen birey.

Aslında hepimiz bugün verdiğimiz kararlarla geleceğimizi tasarlıyoruz. Hayaller kuruyor ve ona göre adımlar atıyoruz. Şartlar bizi yönlendirse de yine de tasarladığımız geleceği yaşamış oluruz. Bu sebeple geriye dönüp baktığımızda yalnızca bugüne ulaşma cabasını görürüz. Çünkü dün yaptığımız tercihler bugünümüzü şekillendirmiştir. Bugün ise bu süreç devam etmektedir. Yaptığımız tercihler geleceğimizi şekillendirmeye devam ediyor. Ve birey bunu bilincinde olarak nasıl bir hayat yaşamak istediğine karar vermeli. Ya özgür bir hayat seçecek, geleceğini tasarlayacak ya da tasarlama işlerini başkalarına bırakacak ve hayatı tribünlerden izleyecek. Bu insan ikinci durumda geleceğini dolayısıyla hayatını başkalarının insafına bırakmış demektir. Ve onun yarını, başkaları tarafından şekillendirileceği için asla özgür olmuş olmayacaktır.

Bizim burada savunduğumuz özgürlük anlayışı tüm insanlara hoşgörüyü ve hümanizmi de içerisinde barındırmaktadır. Zira her kesin geleceğini tasarlama hakkının varlığı onların özgürlüklerine ve hayatlarına saygı duymayı zorunlu kılmaktadır. Bu onun zorunlu bir sonucudur.

Bu düşüncelerin temelinde varoluşçu felsefenin derin izlerini göreceksinizdir. Bu düşünce yaratılmış hazır kalıp insanı reddeder ve kendini yaratan, geleceğini tasarlayan özgür insanı merkezine alır. Bu sebeple hümanist ve akılcıdır. Bir tanrı fikrini de red etmektedir, ve benim düşüncem insanın tanrı olduğu yönündedir. Kendisinini bugününün ve yarınının özgür belirleyicisi olarak kendi tanrısı yine insanın kendisidir. Çünkü insanın kendisi üzerinde sınırsız tercih hakkı vardır. İsterse onursuz bir insan olabileceği gibi bir dindar da olabilir, bir budala da olabilir bir bilim adamı da. Sonuçta bunu insanın bugün yaşadıkları belirler.

Gelecek; dünün torunu, bugünün çocuğudur.

14 Eylül 2010 Salı

Referandum !..




Daha önce referandum sürecini "evet-hayır" zıtlaşması üzerinden değerlendirmeye çalışmış, neden evet ya da hayır demeyeceğimi açıklamaya gayret etmiştim.

Bugünkü yazıda ise referandum sürecinin sonunda karşımıza çıkan süreci, kendi süzgecimden geçirerek aktarmaya çalışacağım.

Evet ya da Hayır seçeneklerini destekleyenler, her biri yalnızca kendi düşüncesine odaklandığı için bir diğeri hakkında yeterinde bilgi sahibi olamadılar. Olaylara taraflı ve düşmanca yaklaşmak sorunu anlaşılmaktan uzaklaştırdı ve içinden çıkılmaz bir hale soktu. Bu sebeple "evet-hayır" seçeneklerini tercih etmeyen biri olarak, dışarıdan yönelteceğim eleştirilerle bu süreci her iki taraf için de anlaşılır kılmak için çabalayacağım.

Öncelikle diğer yazılarımdaki sıralamaya uygun olması bakımında "evet" seçeneğini inceleyelim. Evet'çiler için yazdığım yazıda, samimi olmadıklarını, samimi olmaları halinde yapmayı vaad ettikleri değişikliklerin aslında yapılması gereken değişiklikler olduğunu ifade etmiştim. Şimdi baktığımızda içerikten ziyade reklam çalışmalarının ve muhalefetin olayı kişiselleştirmesinin bir sonucu olarak "evet" oranlarında hiç beklenmeyen bir artış ortaya çıktı. Bunun sebebi bana öyle geliyor ki, muhalefet partilerinin bunu bir güvenoyu sınamasına çevirmeleri olmuştur.

Zira Tayyip Erdoğan ve AKP karşıtlığı üzerinden yürütülen kampanyalar, alternatif sunamayan muhalefetin söylemlerinin havada asılı kalmasına ve halkı ikna edememesine yol açtı. Kişiler ya da karizmatik liderler her zaman hedef haline getirilirler, ancak bu onların karizmalarının artması dışında bir işe yaramaz. Tayyip Erdoğan hakkında çok eskiden beri yürütülen kampanyaların varlığı, bu zatın halkın hafızasına sinen bir biçimde etki etmesine sebep olmuştur. Ve yapacağım dediği her şeye muhalefetin karşı çıkması, vatandaş nezdinde çok da hoş karşılanmamış anlaşılan.

Tayyip Erdoğan üstü açık veya muhalefetin söylediği gibi üstü kapalı bir biçimde halk oylamasına sunduğu maddeleri, oyunu istediği vatandaşa açıklamayı başarmış gibi. Ya da kendisi üzerine oynayan muhalefeti daha da kışkırtarak popülaritesini arttırmış görünüyor. Bu gidişat yerel ya da genel seçimlerde de aynı şekilde devam edecektir gibi geliyor. Eğer Muhalefet gerçek anlamda alternatif projeler geliştirip, halkın karşısına "bunu, bunu, bunu, şöyle, şöyle,şöyle yapacağız" diye çıkmazsa AKP ve Tayyip Erdoğan daha birçok meydan savaşını zorlanmadan kazanacaktır.

% 58 evet oranı hükümetin halktan ciddi bir destek aldığını gösteriyor. %42 hayır oranı ise, proje ortaya koyamayan muhalefetin ıkınarak çıkardığı bir sonuç gibi görünüyor. Yoksa alternatiflerin yarıştığı bir şeçimde bu kadar farkın çıkması beklenmemeli.

Hayır cephesine gelelim.

Bütün gazeteler ve köşe yazılarında Hayır oylarının oranının büyük oranda Kemal Kılıçdaroğlu' nun karizmasına bağlı olduğu yazılıyor. Burada açıkça MHP' nin bu oylamada "dış kapının mandalı" konumunda algılandığını gösteriyor. Kılıçdaroğlu çok çalıştı, çok mitingler yaptı, bazen aynı gün içerisinde farklı şehirlerde 4 miting gerçekleştirdi. Büyük bir performans gösterdi elbette ve kendisinin genel başkanlık koltuğuna oturduğu günden itibaren sürekli artan karizması büyük oranda bu performansa yansıdı. %42 oranının çıkmasında büyük bir paya sahip oldu haklı olarak. Ancak konuşmalarında çok fazla konuya sembolik olarak değinmesi, altını doldurmadan dokunarak geçmesi, alternatif bir program ve projeden yoksun olması ve en önemlisi referandumu Tayyip Erdoğan'a karşı bir meydan savaşına dönüştürmesi, oranların böyle farklı olmasına yol açtı.

Bu yaptıkları yanlışlarıydı. Doğru yaptığı tek şey söylemlerin Milliyetçi ve soyut kavramlardan arındırılıp daha gündelik ve gerçekçi söylemlere dönüştürülmesi oldu. Konuşmalarda ekonomik sorunlar, sağlık sorunları ön plana çıkarıldı, eşitlik ve kardeşlik mesajları verildi. Statükoyu aştıkları söylenemez elbette, ama bu söylem değişikliği Baykal dönemine göre oldukça köklü değişiklikler anlamına geliyor. Velhasılıkelam yapılan bu manevralar, yanlışların yanında oldukça güdük kaldı ve sonuca böyle yansıdı.

Bir de referandum'un bir diğer cephesi vardı, "BOYKOT"...

Boykot tavrı hem evet hem de hayır'cılar tarafından boş bir eylem olarak görüldü. Vatandaşlık görevi oy kullanmaya indirgendi, insanların 3. bir seçeneği seçmesine kaybedilecek oy ve sarsılacak sistem meşruluğu sebebiyle karşı çıkıldı. Ancak görülen o ki, ülke genelinde referanduma katılım %77 oranında. Bir başka deyişle, boykot edenlerin oranı % 23...

Yapılan hesaplar % 77 üzerinden alınan %'lik dilimleri yansıtmaktadır. Yani 100 kişden 77 si oy kullanmaya gitmiş, bunların (77'nin) %58'i evet demiş, %42 si hayır demiş. Yani 50.000.000 kişinin sandığa gideceğini hesaba katarsak, 38.500.000 kişi oy kullanmış, bunun % 58'i yani 22.380.00 kişisi "evet" demiş, % 42'si yani 16.170.000'i "hayır" demiş. kalan kişi sayısı ise 11.500.000 oluyor ki bu sayı azımsanmayacak kadar çok oluyor "boykot" edip sandığa gitmemiş.

Güney Doğu ve Doğu'da BDP'nin çağrısı önemli yankı bulmuş durumda. Birçok ilde referanduma katılım sembolik denecek kadar az. Örneğin; Hakkari'de bu oran % 6. yani 100 kişiden yalnızda 6'sı sandığa gitmiş, 94 kişi boykot etmiş. Diyarbakır'da katılım %35 civarlarında yani %65 boykot... Bu liste bölge illerinde bu şekilde. Yerel seçimlerdeki tabloya benzer bir şekilde BDP ve CHP'nin oylarını koruduğu, kitlesini yönlendirebildiği görüldü. MHP ise tabanının AKP tarafına kaymasına engel olamadı. Bu sebeple partisinin 1. olduğu yerlerin bir çoğunu "Evet" rüzgarı kasıp kavurdu.

Anlamlandıradığım bir nokta da "Hayır" diyen CHP'lilerin Boykot edenlere karşı yönelttikleri işbirlikçi eleştirisi. Bu eleştirinin ilertutar bir yanı yok. Hala statükoyu devam ettirip insanları kalıplara sokma arayışının bir ifadesidir ancak bu. Boykot edenler, eğer boykot etmeselermiş oyları "evet" olacakmış zaten. Yani?!. İlle de Hayır mı demek gerekiyor yani, bu mu demokrasi? Bu düşünceyi savunan insanların bir an önce siyasal kuramlar hakkında bilgi edinmelerinin elzem olduğu görüşündeyim.

Ayrıca BDP dışında boykot edenler de vardı referandumu, tıpkı CHP dışında "Hayır" diyen solcuların da olduğu gibi... BDP eğer istekleri kabul edilirse referanduma evet diyeceğini açıkça söylemişlerdi zaten. Adamlar gizliden iş yapmıyor. Ben hayır diyeceğim deyip boykot ediyorum demediler yani. Bu sebeple BDP kendi politikası gereği bir tercih yaptı ve bölgesinde büyük bir destek alarak 3. seçeneğin meşruluğunu sağladı. CHP'lilerin neden evet Doğu ve Güney Doğu'da bu kadar yüksek çıktı demek yerine bir an önce, Neden buralarda Hayır oranları bu kadar düşük çıktı diye düşünmesi lazım. Demek ki Kürt sorunu noktasında gerçekçi bir projeye sahip değiliz, demek ki bölgenin ekonomik kalkınması için yerel otoritelerle ilişki içerisinde değiliz, demek ki bölge halkına herhangi bir şey vaat edemiyoruz diye düşünmeliler. Şapkasını çıkarıp önüne koyması gerekir ana muhalefetin..

Yazıyı noktalamanın zamanı geldi. Tahmini sayısal verilerle yaptığım hesaba göre, "evet" oldukça büyük bir fark atmış durumda. hayır'cılar hayırlara vesile olmadılar kendi açılarından, fakat referandumun 2. galibi kesinlikle Boykot cephesi oldu. İlerleyen dönemlerde Kürt sorunuyla ilgili konularda BDP'nin muhattap alınmasının meşruluğunu sağladılar böylece... Sırada Genel Seçim ve bu arefede çözülmeyi bekleyen ciddi sorunlar var. Hükümet yapacağım dediklerini bir bir yapmalı ki kendine olan güven devam edebilsin. Bu baskı onları hata yapmaya da itebilir elbet, ancak genel seçimlerde başarılı olması bu vaatleri gerçekleştirmesine bağlı. Muhalefet de alternatif projeler geliştirip tercih nedeni olmaya çaba göstermeli. Kuru gürültüye papuç bırakılmadığını görmüş olduk. Boykot eden BDP seçmenine güven vermiş durumda, zafer sarhoşluğu içerisindeler. Bu rehaveti üzerlerinden atıp önlerindeki maça odaklanmalılar. hoş genel seçimlerde büyük oranda aynı tabloyu yakalayacaklardır ancak hükümet attığı adımlarla bölgeden destek koparmayı başarıyor, bunu engellemek için çok çalışmalılar.

Olaya bir de bu taraftan bakın isterim. İsterim ki kuru ve kişisel düşmanlıklar yerine siyasal alternatifler yarışsın, ülkemde insanlar bilinçsizleştirildiklerinin ve sadece sistemin meşruluğu için kendilerine ihtiyaç duyulduğunun ayırdına varsın. İsterim ki insanın insan tarafında sömürülmediği insanca bir sistem kurulsun, ve isterim ki bütün bunların zorlu olduğunun fakat mutlaka olması gerektiğinin farkına varılsın.

kalın sağlıcakla...



Saim Balkaya