21 Haziran 2011 Salı

Kız ve Erkek çocuklarının sünnet edilmeleri bir insanlık suçudur! Lütfen okuyun!.

Aşağıda "Toplum ve Tarih" oluşumunun kurdukları sayfadan ilan ettikleri sünnet karşıtı bildiri yer almaktadır. Üniversite yıllarında benim de bu oluşumdan habersiz olarak biçimlenen düşüncelerimde bu fikir yer almaktaydı. Şimdi bunu akademik bir grup ve tezle desteklemekten mutluluk duyuyorum.

açıklama:



Çocuk Sünneti Bir İnsanlık Suçudur !

Dinsel eğilimlerin güçlenmesi, bir yandan en eski, en arkaik ritüellerin yeniden canlandırılmasına güç verirken, öte yandan da, kendi karşıt eğilimlerini doğuruyor…

21. yy. insanlığı, eski toplumun, anasından “sağlam” doğan bir bebeği “kusurlu” ve-ya “günahlı” addederek, “sünnet” vb. bir dizi ritüel-ayin yoluyla onu “arındırma” edimlerini artık bir “İnsanlık Suçu” olarak değerlendirebilme aşamasına ulaşmış bulunuyor.

Eski Mezopotamya toplumlarının bazıları, bu “ilk kız/erkek bebek”leri geniş ölçüde “tanrılara kurban” ediyorlardı. Daha sonra “Tanrıya Köle” kılarak onlara kısmen “yaşam hakkı” sundular ve fakat bunu yaparken de, onları, onların önemli bir bölümünü “kadın ve erkek kutsal fahişe” olarak mabetlerde çalışmaya vakfettiler.

Erkek çocukları, ya daşşak burarak, ya kökten keserek “hadım” ediyor olmalıydılar. Mezopotamya’da bunların izlerini “erkek sevgili” ilişkileri yaşayan Osmanlı erken-orta dönemlerine kadar izleyebiliyoruz.

Kadın sünnetine ise, bir kaç farklı yoldan ulaşılmış gibi görünmektedir. Muhtemelen bunlardan birisi, “kutsal fahişe” olan tapınağa adanmış kız evlatlardan bazı kategorilerde olanların “kısır” kılınma uygulamalarına da bağlı olarak gelişmiş görünmektedir. Musa kitabında, hala “erkek giysili kadın”lardan bahsedildiğine bakılırsa, kadın giysili erkek fahişeler gibi, erkek gibi kadın fahişeler de bulunmaktaydı.

Jenital organlarda operasyon yapmak haliyle sünnet, eski toplumda, “ilk doğan” kız ve erkek çocukların (“ilk oğul”, “ilk kız” eski toplumda özel bir topluluktur ve Musevi ataları da işte bu “ilk - büyük çocuk”ların tanrıya adanma sürecinde, dini görevli olarak şekillendirilmelerinden oluşmuştur; onların dini üstünlükleri, “Tanrının seçilmiş topluluğu” olmaları, gezgin dini görevli olarak “Dünya’nın dini vergilerini” toplayarak zenginleşmeleri ve binlerce yıl boyunca topraksız kalmayı “gönüllü” olarak isteyip de dağılmadan kalabilmeleri… hep böylesine bir dinsel grup olarak şekillenmelerine bağlıdır..) kısır kılınma uygulamasının kalıntısı olarak günümüze ulaşmışa benzemektedir.

Sünnet giderek bütün diğer çocukları da kapsayacak şekilde ve başka sosyal ödevler de yüklenerek genelleşmiş görünüyor.

Gelinen noktada, hiçbir toplumun ve hiçbir resmi yapının, reşit olmayan çocuklara karşı, onların vücutlarını değiştirme ve gelecek hayatlarında bir dizi travmalara yol açma “hakkı” kabul edilemez. Böyle bir “hak” yasadışı ilan edilmelidir.

Demokrasi mücadelesi, ana-baba olarak kendi çocuklarının vücutları üzerinde haksız “hak tasarrufu”nu red etmekten başlamalıdır.

***

Biz, herhangi bir konuda tavır belirlerken, bilimsel doğrulardan yola çıkıyoruz. “Muhammed de sünnetsizdi…” biçimlerinde argümanlar, “karşı tarafın çelişmeleri” üzerine proje bina etmeler, Turan Dursun tarzı “İslamla mücadele” yöntemleri bize ait değil. Muhammed sünnetsiz olsa bile, bu İslam’ın dayandığı kökenleri ortadan kaldırmıyor. Sünnet edimi, Mezopotamya ve Mısır’da Muhammed’den binlerce yıl önce uygulanıyordu. Ayrıca, dinleri ve dinsel uygulamaları Peygamber’ler yaratmaz! Bu uydurmadır. Tersine, Dinler kendi peygamberlerini kendileri yaratır. İsa’yı anasının karnına “Mesih” veya “Tanrı” olarak zerkeden, “bebek tapımcısı” Sabilik inançlarıydı. İsa, İsa olacağını bilerek büyüdü. Muhtemelen Muhammed de Peygamber olmaya aday yetiştirilenlerden birisiydi...

Bu bakımdan, asıl muhatap olarak dinlerin resmi söylemleri ve resmi uygulamaları muhatap alınmalıdır.

Sünnet kurumunun erken Akado-sammaru kaynaklarından itibaren farklı biçimleri ve bunların toplumsal anlamları, toplumdaki işlevleri ele alınarak günümüze doğru taşınmalıdır.

Düz okurdan akademisyenlerimize kadar, bu alanda böyle bir çalışma eksikliğini duyanların çaba ve katkılarına da ihtiyaç var… 


***

6 Şubat gününü, "kadın ve erkekÇocuk sünnetine karşı sıfır tolerans!" şiarıyla, uluslararası gün olarak kutlayalım.

Şimdiden böyle bir etkinlik için çalışalım


http://toplumvetarih.blogcu.com/

Facebook sayfası için aşağıdaki link:

http://www.facebook.com/pages/Toplum-Ve-Tarih/291008093304



26 Mayıs 2011 Perşembe

Osmanlı Toplumunda Çok Eşlilik (Taaddüd-i Zeccat)

1- Osmanlı Toplumunda Çokeşlilik (Taaddüd-i Zevcat) isimli çalışma, Osmanlı Tarihi Semineri dersi çerçevesinde hazırlanmıştır.

Bağlantıyı takip ederek tarayıcı sayfasından görüntüleyip inceleyebileceğiniz gibi, dosyayı indirip bilgisayarınızdan da okuyabilirsiniz. Çalışmam GPL lisansıyla lisanslıdır. Alıp geliştirebilirsiniz, değiştirebilirsiniz, özgürce paylaşabilirsiniz.

18 Mayıs 2011 Çarşamba

|||| Kibir ve Sıradanlık Üzerine Bir Deneme||||

Varolmanın dayaılmaz hafifliğinin yanına eklenilebilecek en güzel şey "sıradan olmanın dayanılmaz dayanılmazlığı"dır.

Sıradan olmanın dayanılmaaz yönü ise karmaşık olmaya alternatif olmasından değil, yıllarca içimize işleyen ya da işletilen kibir olsa gerek. Toplumumuzda Batılılaşma'nın başladığı Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinden itibaren görülmeye başlanılan bu kibir, bu yabancılaşma batılılaşma sürecinde batıyı taktit etmeye çalışmaktan ileri gelmektedir. Daha öncesinde Batı toplumuna yabancı olmak ya da ona kibirle yaklaşmak Osmanlı'nın sarsılmaz ve tartışılmaz siyasi, askeri ve diğer alanlardaki üstünlüğüne dayanmaktaydı. Bunun en çarpıcı örneğini Kanuni Sultan Süleyman'nın Fransa kralı Fransuva'ya yazdığı tarihi mektupta görüyoruz. Kendine (haklı ya da haksız) sıfat bulmakta zorlanmayan Kanuni, Fransuva'dan Fransa valisi olarak söz ediyordu. Padişah, karşısında her kim olursa olsun ondan yüksek bir yerde oturur ve sembolik olarak üstünlüğünü hissettirirdi. Dediğimiz gibi bunun sebebi askeri ve siyasi üstünlüğünün tartışılmaz oluşundaydı.

Ne zaman ki teknik bakımdan Avrupa'nın gerisine düşmeye başladı, bunun askeri ve siyasi alandaki yansımaları da kısa sürede kendini gösterdi. Osmanlı artık savaş kaybeden, toprak kaybeden, geliri düşen ve diğer alanlarda da zarar eden taraf oluyordu. Ekonomisi yeni kıta Amerika'dan getirtilen altınlardan ötürü değer kaybedeb altından ötürü yerlebir oluyordu. Bu durumları bir süre sonra farkeden padişahlar oldu. Askeri geriliğin sebebinin teknik gerilikten kaynaklandığını düşünen bu adamların fkirlerinin altında fetihe dayalı bir ekonominin izlerini görebiliriz. Askeri teknikte iyileşme fetihleri arttıracak bu da hazineyi dolduracaktır. Sanayi üretimi olmayan, feodal bir yapıdan söz ettiğimizi de gö önünde tutmakta fayda var.

Bu sayede batılılaşmanın ilk adımları atılmaya başlandı. Avrupa'ya ilk defa daimi elçilikler kurularak oranın üstünlüğü açıkça kabul ediliyordu. Bunun sonucu olarak Batı'da elçilik yapan ailelerin oralardaki düşüncelerden ve yaşam içimlerinden etkilenmemeleri olanaksızdır. Kimileri kendi kültürüne açıkça daha sıkı bağlanmış, kimileri de Avrupa'ya gönderilen öğrenciler ve Ahmet Cevdet Paşa'lar gibi kendi toplumunu eleştirir olmuştur. Bu eleştirilerin amacı ise neredeyse tamamen "devletin bekası ve imparatorluğun devamı" içindi. İlber Ortaylı'nın da belirttiği gibi Tanzimat aydınının genel karakteristiği budur. Yapılan tartışmalar bu çerçevede şekillenmiştir hep. Jön-Türk'lerde dahi bunun yansımasını görebiliriz. 

Ama kimi tartışmalar bu dönemde aşağılanan halk kesimlerinin varlığının farkına varmamıza yardımcı oluyor. İlk defa Tanzimat sonrası dönemde kadın-erkek ilişkileri, kadının tolumdaki yeri ve önemi gibi konularda tartışmalara başlanmıştır. Daha önceki dönemlerde Osmanlı toplumunda "ideal devlet" ve "ideal toplum"a ulaşmanın yolları "ahlak" kitaplarında gösterilirdi. Bu kitaplarda ev içi ve ev dışı ilişkilerin düzenlenmesine de önem verilirdi. Ama bunlar dediğimiz gibi "ideal" olana ulaşma yollarını gösteren temel metinlerdi.

Batılılaşma çağının aktörlerinden olan Batıcı aydınların bir kısmı (ezici bir çoğunluğu) Avrupa toplumunun yaşam biçimini açık bir şekilde Osmanlı toplumuna tercih ederken, toplumun değer yargılarına da amansızca sardırmaktaydı. Kişisel olarak bu saldırıların bir çoğuna katılmakta ve desteklemekteyiz, yaklaşık 150 yıl sonra dahi olsa. kadının toplumdaki yerine bakıldığında çok eşli evliliğin yaşandığı fakat yaygın olmadığı bir düzenen denk geliyoruz. kadın evinin sultanıdır, ama yanında erkek olmadan başka erkeklerin karşısına çıkamamaktadır. Bir nevi "harem"dir. Ve tartışmalar da bu haremin kalıcılığı ve kaldırılması üzerine değil, Avrupa toplumuna kendini iyi tanıtmanın bir aracı haline gelmektedir. Fatma Aliye Hanım, ilk defa bir erkekle gazete üzerinden tartışma cesareti ve onurunu gösteren kadın olarak tarihe geçecektir bu dönemde.

Avrupa'lı seyyahları kendi evinde ağırlayıp onlara Osmanlı toplumunun kendince iyi yönlerini anlatmaya çalışır. Köleliğin olmadığına, Cariye (kadın köle) lerin sanıldığının aksine bir çok hakkının olduğu, çok eşli evliliğin sanıldığının aksine yaygın olmadığını etraflıca anlatır.

Bu dönemin bazı aydınları da Batı hayranlığını açıkça ifade ediyor ve Batı tarzı bir yaşam hayali kuruyordu. Dönemin edebiyatına bu durum, batı tarzı bir aile prototipiyle yansıyacaktır. Anne, baba ve biri erkek biri kız iki çocuktan oluşan sanayi tipi çekirdek aile modeli.

Yine aydınlarımızın bir kısmı milliyetçilikten etkilenmiş ve Batı'da var olan toplumsal tüm iyi yönlerin Türk'lerin geçmişten beri yaşadığına inanmışlardır. Bunla Orta Asya'da feminizmin çoık eskilerden var olduğunu, çekirdek aile tipinin yine eski Türklerden beri yaygın olduğunu, çokeşli evliliğin yine Türk toplumlarında bulunmadığına inanır durulardı. Ama yine bu kesim Cumhuriyete giden süreçte, Meşrutiyet dönemi dahil çıkan bütün önemli yasalarda büyük önem taşımışlardır.

Bunların dışında İslamcı akımın temsilcileri bulunmaktaydı. Mehmet Akif Ersoy gibi muhafazakar aydınların yanında, Musa Kazım gibi fundamentalist islamcılar da bulunmaktaydı. Dolayısıyla tektip bir düşünceden söz edilemese de temelde mevcut durumun korunması fikri ağır basmaktadır. Kadının tesettürü, toplum içindeki yeri tartışma ve makalelere yöen veriyordu. Ve İslamcılar tesettürü savunurken, kadının iş hayatına dahil olmasına, onun toplumda serbest dolaşan bir birey olmasına da kar çıkıyorlardı.

Buraya kadar ana konudan biraz sapsak da sonrasında anlatacaklarımızın temelini oluşturduğu için önemli bir giriş olduğu kanısındayız.

Burada yukarıda bahsettiğimiz "sıradanlığın dayanılmaz dayanılmazlığın" karşısında olan figür Batılı hayranı aydın kesimdir. Bunlar toplumlarına yukarıdan ve dışarıdan bakan kesimler olarak ondan oldukça uzaklaşmışlardır. Bu dönemde Sosyalist bir hareketten söz edilemeyeceği için konu dışında tutuldu. tartışmalar tamamen Batı tipi kafe ve abrları olduğu ana cadde kültürünü yani Modern Batı Kültürünü göklere çıkarmakta, Osmanlı toplumunu ise çürümüş göstermektedir. Bu kesim daha sonra Jön-Türkler vasıtasıyla İttihat ve Terakki Cemiyeti içerisinde var olacak ve Cumhuriyetin kurucu unsurlarına fikren etki edeceklerdir. Bunun izlerini ise benim deyişimle zorunlu "Batı Tiplileşme" hareketlerinde, yani "şapka devrimi" gibi Atatürk devrimlerinde göreceğiz.

Herşeyiyle Batı'nın referans alındığı bu süreçte, hukuk metinleri Avrupa'dan alınmakta, bir Avrupai toplum yaratılmak istenmekteydi. Bunun bir göstergesi olarak saltanata son veriliyor, Milli Cumhuriyet ilan ediliyordu. Kısacası Modernizmin etkisi altında olan bütün toplumlarda görünen üstten ya da tepeden inme devrim süreçleri yaşanmaktaydı. Kadın ile ilgili tartışmalar sonrasında Jön-Türkler'in Batıcı unsurlarının etkisiyle kadına seçme ve seçilme hakkı tanınıyordu. Avrupa toplumunda dişe dişe kazanılan kadın hakları bizin toplumumuzda devletin bir lutfu olarak kaşımıza çıkıyordu. Nesnel zeminden uzak dolayısıyla halkın gündeminden kopuk cereyan eden bu yasalar dolayısıyla çabuk ya da başarıyla hazmedilemedi. İlk fırsatta dini içerikli ayaklanmaların çıkması bunun göstergesi sayılabilir. Hatta kuruluşunun üzerinden 90 yıl geçmesine rağmen tek parti rejiminin aldığı kararlar ve devrim girişimleri halkın tamamını bırakın yarısına kadar bile yansımamıştır. Fes yerine şapka giyme zorunluluğu açık bir şekilde geriliğin sebeplerinin Avrupai olmayan yaşam biçiminde arandığının ve dolayısıyla bir yanılsamanın yaşandığının göstergesidir.

Bunun gibi örnekler çoğaltılabilir, ancak bilmek gerekir ki kendi toplumuna ve kültürüne yabancılaşmış bir yönetim kadrosunun kibiri günümüzde hala yansımalarını bulmaktadır. Giyim kuşamın Avrupaileştirilmesi ile toplumsal ilerleme sağlanamayacağı açık olsa da dönemsel tartışmalar güncelliğini korumakta. Hala kamusal alanda Türban giyinilip giyinilemeyeceğini tartışıyoruz. kamusal alanın ne olduğunu dahi bu süreçte adam akıllı ortaya koyan birileri çıkmamıştır. Batının ilmini alıp, kültürel değerlerine sahip çıkan Rus modernleşmesine baktığımızda gelinen noktada katbekat ileri bir toplum gözlemliyoruz. Bizim Modernleşme çabalarımızda pratikte Batı hayranları galip gelirken, Rus modernleşmesinde Dostoyevski'nin de dahil olduğu "özsel" yapı galip olmuştur. İnsanlar özlerinden kopmamışlardır, aydınlar halkın sorunlarına kulak tıkayıp kendi romantik özlemlerinin peşine düşemişler, Batı tarzı bir toplum özlemi düşünün peşine düşmüşlerse dahi yenilmişlerdir. 

Bugün geldiğimiz noktaya baktığımızda hala benzer kibirli duruşu sergileyen kesimlerin varlığını sürdürdüğünü görüyoruz. Kemalist kesim halktan kopmuş kendi elit yaşamını halka dayatmıştır. Birçok alanda devrimci rol üstlenmiş olsalar da bu tarihi kavgayı "özcü" muhafazakarlar kazanmışa benziyor. tarihsel arkaplanını kısmen ve eksiklerle dolu olarak sunmaya çalıştığım" kibirli" aydın zümremizin davranış kalıpları doğallığında dışlayıcı ve parçalayıcı bir görüntü çizmektedir. Bu onun tarihsel rolünden kaynaklanmaktadır. Küçük burjuva aydın kesim İbn-i Haldun'un "asabiyet" teorisini doğrularcasına yerini bir başka "asabiyete"  bırakmak üzere.

Buraya neden geldim? Bu yazıyı neden yazdım?'a gelmem gerekirse, amacım olduğunu söyleyemem. Ancak şu bir gerçek ki Kemalizm'e sirayet eden "kibirli" aydın tutum onun etkisiyle ve eğitim sistemi aracıyla toplumun neredeyse tamamına yansımış bulunuyor. Toplumsal olarak hep "öteki" yaratan bu tutum, Türk'e karşı Kürt'ü, Sünni'ye karşı Alevi'yi vb. ötekileştirmiştir. Bu tekçi anlayış yeni asabiyette de varlığını sürdürmektedir. Onlarda "ezilmiş olmanın dayanılmaz intikamı" gibi bir anlayışı doğurduğunu görebiliriz. Ve iktidarı ele geçirir geçirmez kendini ötekileştireni ötekileştirmekle işe başlamıştır.

Bu "kibir" durumu iktidarın karakteri olmuş durumdadır. Dolayısıyla iktidarı belirleyen seömen de iktidar'a ayak uydururcasına kibirlenmektedir. Ben buna karşı, bu dışlayısı tavra karşı her iki kesime de eleştiri sunmak amacıyla beki de, bir resleks olarak bu yazıyı yazdım. Seçimlerde boykot edişimi anlamayan sevgili çevreme ve boykot edişimden derin anlamlar çıkaran boykot karşıtı dostlarıma ince bir sitem olur belki.

İşte bu sebeple, girişte kullandığım tümceyi kullanmış bulunuyorum. "Varolmanın dayaılmaz hafifliğinin yanına eklenilebilecek en güzel şey "sıradan olmanın dayanılmaz dayanılmazlığı"dır." Çünkü sıradan olmak kibir denilen aşağılayıcı ve ötekileştirici tutumdan sakınmak demektir. Ben bu sebeple kendimi herhangi bir düşünce kalıbına sığdıramadan, kendisine "rahatsız" demekle yetinen ve sıradan olmanın en büyük erdem olduğunu düşünen insanların arasında görüyorum. Onları ortalıkta pek göremesem de var olduklarını biliyorum...

16 Mart 2011 Çarşamba

CUMARTESİ ANNELERİ'NE



Gül yanaklı çocuklar doğarken
"güz yaşı" olup aktık toprağa
tohum olduk çiçek açtık oradan
"toprak ana" cumartesi ağlarken

27 Şubat 2011 Pazar

Birey ve Toplumsal Duruş "varoluş denemesi"




Her bireyin kendini özgürce ifade edebilmesinin yollarını açmalıyız. Bu her milletin ya da ulusun veya azınlığın da kendini özgürce ifade edebilmesi anlamına gelir. Tabi burda asıl nokta samimiyettir.

Bu yüzden genellemeci anlayışlardan sıyrılmak gerekir bir bakıma. Ancak bunların hiçbirinin temelinde sınıfsal konum yoktur, bu sebeple iyi niyetli olan bu düşünce kötüye evrilebilir bir duruma yol da açabilir.

işin en hasas noktası samimiyet gibi bir kavramın çözümde anahtar rol oynuyor olmasıdır. Kimsenin samimiyetinden emin olamayız nihayetinde. Herhangi nesnel bir dayanak bulamayız bu anlamda. Bu yüzden bu oldukça safça bir davranış olur. Samimiyete ya da iyi niyete dayalı bir değerlendirme, oldukça öznel ve göreli bir sonuç doğurabilir. Bu da genel bir huzursuzluğa yol açabilir.

Olayı en baştan ele alalım.

Her bireyin kendini özgürce ifade edebilmesinin yollarını açmalıyız, evet ama bu insanların nesnel sınıflandırmaya dayalı örgütlenme hakkını da tanımalıyız. Yani işçi sınıfının sendikal örgütlenmesinin de önünün açılması gerekir. bu durumda, tamamen çkar üzerine kurulmuş bir düzen göz önüne gelecek. Bu sınıfa dahil olan birey, çıkarının bu sınıfsal örgütlenmeyle karşılık bulacağına inandığı ve güvendiği ölçüde ona destek olacaktır. Bu da Kendini sınıfsal bir temele oturtan bireyin, özgürce gelişiminin yolunu daha da açacaktır. Birey bu sayede, aidiyetle gelen bir özgürleşme sürecine girecektir. Bir aşama sonra özgürlüğünün kısıtlandığını düşünüp bağımsız davranmak da isteyebilir. Bu noktada bireyin gerçekten kendini özgürce varetmesinin yolları açılmış demektir.

Birey hem kendini özgür olarak yaratacak, hem de aidiyetlerini akıl süzgecinden geçirdikten sonra onları kabul edip etmediğine karar verecektir. Böylesi bir birey kimse tarafından sevilmez. Çünkü hem sınıfsal özünden ötürü sistem karşıtıdır ve sistem tarafından sevilmez hem de bireysel özgürlüğünü, örgütlülüğünden ayırdığı için muhalif örgüt tarafından sevilmez. Bu durumda oldukça aykırı bir tiple karşılaşırız.

Daha fazla detaylabdırılabilir bir mevzu olduğu aşikar, ancak kısaca vurgulamak istediğim şey, insanın "birey" olması onu sınıfsal çelişkilerden uzak tutmaz. Aksine, özgürleşen birey toplumsal ilerlemenin ve gelişmenin en önemli ve dinamik yönünü temsil eder.

Bunun üzerine çok fazla şey yqazılabilir, yazılmalı da, hatta yazılmıştır da eminim.

21 Şubat 2011 Pazartesi

"ŞEY" KAVRAMI ÜZERİNE BİR DENEME

Eminim bir çoğunuz bu konuda hiçbir"şey" düşünmedi bugüne kadar. Aklının ucundan bile geçirmedi "şey" kelimesinin anlamı ya da kullanım biçimlerini. Bu da onu konuşmaya, araştırmaya değer bir konu haline getiriyor aslında.



Bu konuda bir ara bir makale okumuştum. "Felsefi olarak "şey"" anlamında olan bir makaleydi. Uzun zaman geçtiği için üzerinden ismini tam olarak hatırlayamıyorum. Yalnız "şey" gibi normal bir durumda hiç kimsenin ilgisini çekmeyecek bir kelimenin (günlük kullanımda çok dillendirildiği için alışılagelen bir kavram olduğu için dikkat çekmiyor olabilir) felsefi bir anlamının olabileceğini ve aslında olduğu (çağrıştırdığı) "şey" dışında, aslında her"şey"i kapsayacak kadar geniş bir anlam derinliği olduğunu kavradığım an derin bir sarsıntı yaşadığımı söyleyebilirim.



Genelde insanların düşündüğü ya da merak ettiği kavramlar "aşk", "sevgi", "ölüm" ve "yaşam" gibi konularken, aslında bunları da kavrayacak geniş bir anlam bütünlüğü içerisinde "şey" kelimesinin varlığı insan üzerinde şok etkisi yaratıyor.



Arapça bir kelime olan "şey", anlamsal olarak "eşya" kelimesinin de kökünü oluşturuyor. Eşya "şeyler" anlamına geliyor, yani "şey"in çoğulu. Burdaki kullanımı aslında "nesne" anlamına gelmektedir. Ama "şey kelimesi yalnızca "eşya" ya da "nesne" anlamında kullanılmıyor.



Adeta joker gibi bir anlamı da var. Aklımıza bir kelime gelmediği zaman hemen "şey" diye geçiştiririz. "şey", "birşey", "herşey", "hiçbirşey" gibi yaygın kullanım alanları var.



Aklıma "birşey" geldi derken, "fikir",

Elindeki "şeyi" bırak. derken "nesne"

Sen benim herşeyimsin. derken "hem nesnel hem de manevi dayanak" anlamında kullanımları mümkün.



Daha da geniş bir örnekleme yapılabilir elbette. Ama ilk etapta benim aklıma gelenler bunlar.



Kısacası kendisi kısa bir kelime olan "şey" aslında boyutuyla kıyaslanamayacak kadar geniş bir anlamlar bütünü sunuyor bize. Bu kelimenin aynı zamanda dini bir anlamının olduğunu da söylemek gerekir. Ancak kelimenin bu anlamıyla pek ilgilenmediğim için, bu daha çok dini bir araştırmanın konusu olabilir.



Şimdi yapılması gereken "sey" (görev ya da sorumluluk anlamında) bence, bize bu kadar cömert davranan "şey"e biraz vefa borcumuz olduğunun bilincine varılmasıdır. Onun hakkında biraz düşünülmesi ve kafa patlatılması gerektiğini düşünüyorum. Bu sayede insanoğlunun "dil" ve "felsefe" alanında kopmaz bir bütünlük olduğunu anlayacağını düşünüyorum.



Bu yazının amacı akademik bir ispat yapmak değildir. Yalnızca bir beyin cimnastiği olarak düşünme eylemidir.

11 Ocak 2011 Salı

BUGÜNLERDE HERKES GİTMEK İSTİYOR




 
Küçük bir sahil kasabasına, bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara…
Hayatından memnun olan yok, kiminle konuşsam aynı şey…
Her şeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.
Öyle “yanına almak istediği üç şey” falan yok.

Bir kendisi. Bu yeter zaten.

Her şeyi, herkesi götürdün demektir.
Keşke kendini bırakıp gidebilse insan.
Ama olmuyor.

Hadi kendimize razıyız diyelim, öteki de olmuyor.
Yani her şeyi yüzüstü bırakmak göze alınmıyor.

Böyle gidiyoruz işte,
Bir yanımız ”kalk gidelim,”

Öbür yanımız “otur” diyor.
“otur” diyen yanımız kazanıyor,
O yan kalabalık zira…
İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile

Güvende olma duygusu…
En kötüsü alışkanlık

Alışkanlığın verdiği rahatlık.
Monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor.

Kalıyoruz…
Kuş olup uçmak isterken, ağaç olup kök salıyoruz.

Evlenmeler…
Bir çocuk daha doğurmalar…
Borçlara girmeler…İşi büyütmeler…

Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor.
Misal ben…

Kapıdaki rex’i bırakıp gidemiyorum,
Değil bu şehirden gitmek,

İki sokak öteye taşınamıyorum.
Alıp götürsem gelmez ki…
Bütün sokağın köpeği olduğunun farkında,

Herkes onu, o herkesi seviyor. Hangi birimizle gitsin?

“sırtında yumurta küfesi olmak” diye bir deyim vardır;
Evet sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin,
Kendi imalatımız küfeler. Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada
Ölüm var zira, ölüme inat tutunmak lazım.

İnadına kök salmak lazım. Bari ufak kaçışlar yapabilsek,
Var tabii yapanlar, ama az. Sadece kaymak tabakası

Hepimiz kaçabilsek…
Bütçe, zaman, keyif…denk olsa,

Gün içinde mesala…Küçücük  gitmeler yapabilsek.
Ne mümkün. Sabah 9, akşam 18

Sonra başka mecburiyetler, Sıkışıp kaldık.
Sırf yeme, içme, barınmanın bedeli
Bu kadar ağır olmamalı.

Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
Bir ömür karşılığı, bir ömür yani. Ne saçma…

Bahar mıdır bizi bu hale getiren? Galiba.

Ben her bahar aşık olmam ama. Her bahar gitmek isterim.
Gittiğim olmadı hiç. Ama olsun… istemek de güzel…

Can Yücel

10 Ocak 2011 Pazartesi