28 Ocak 2012 Cumartesi

Turgut Uyar - Geyikli Gece

Turgut Uyar

Halbuki korkulacak hiç bir şey yoktu ortalıkta
Her şey naylondandı o kadar
Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı.
Ama geyikli geceyi bulmadan önce
Hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk

Geyikli geceyi hep bilmelisiniz
Yeşil ve yabani uzak ormanlarda
Güneşin asfalt sonlarında batmasıyla ağırdan
Hepimizi vakitten kurtaracak

Bir yandan toprağı sürdük
Bir yandan kaybolduk
Gladyatörlerden ve dişlilerden
Ve büyük şehirlerden
Gizleyerek yahut döğüşerek
Geyikli geceyi kurtardık

Evet kimsesizdik ama umudumuz vardı
Üç ev görsek bir şehir sanıyorduk
Üç güvercin görsek Meksika geliyordu aklımıza
Caddelerde gezmekten hoşlanıyorduk akşamları
Kadınların kocalarını aramasını seviyorduk
Sonra şarap içiyorduk kırmızı yahut beyaz
Bilir bilmez geyikli gece yüzünden

"Geyikli gecenin arkası ağaç
Ayağının suya değdiği yerde bir gökyüzü
Çatal boynuzlarında soğuk ayışığı"
İster istemez aşkları hatırlatır
Eskiden güzel kadınlar ve aşklar olmuş
Şimdi de var biliyorum
Bir seviniyorum düşündükçe bilseniz
Dağlarda geyikli gecelerin en güzeli

Hiçbir şey umurumda değil diyorum
Aşktan ve umuttan başka
Bir anda üç kadeh ve üç yeni şarkı
Belleğimde tüylü tüylü geyikli gece duruyor

Biliyorum gemiler götüremez
Neonlar ve teoriler ısıtamaz yanını yöresini
Örneğin Manastır'da oturur içerdik iki kişi
Ya da yatakta sevişirdik bir kadın bir erkek
Öpüşlerimiz gitgide ısınırdı
Koltukaltlarımız gitgide tatlı gelirdi
Geyikli gecenin karanlığında

Aldatıldığımız önemli değildi yoksa
Herkesin unuttuğunu biz hatırlamasak
Gümüş semaverleri ve eski şeyleri
Salt yadsımak için sevmiyorduk
Kötüydük de ondan mi diyeceksiniz
Ne iyiydik ne kötüydük
Durumumuz başta ve sonda ayrı ayrıysa
Başta ve sonda ayrı ayrı olduğumuzdandı

Ama ne varsa geyikli gecede idi
Bir bilseniz avuçlarınız terlerdi heyecandan
Bir bakıyorduk akşam oluyordu kaldırımlarda
Kesme avizelerde ve çıplak kadın omuzlarında
Büyük otellerin önünde garipsiyorduk
Çaresizliğimiz böylesine kolaydı işte
Hüznümüzü büyük şeylerden sanırsanız yanılırsınız
Örneğin üç bardak şarap içsek kurtulurduk
Yahut bir adam bıçaklasak
Yahut sokaklara tükürsek
Ama en iyisi çeker giderdik
Gider geyikli gecede uyurduk

"Geyiğin gözleri pırıl pırıl gecede
İmdat ateşleri gibi ürkek telaşlı
Sultan hançerleri gibi ayışığında
Bir yanında üstüste üstüste kayalar
Öbür yanında ben"
Ama siz zavallısınız ben de zavallıyım
Eskimiş şeylerle avunamıyoruz
Domino taşları ve soğuk ikindiler
Çiçekli elbiseleriyle yabancı kalabalık
Gölgemiz tortop ayakucumuzda
Sevinsek de sonunu biliyoruz
Borçları kefilleri ve bonoları unutuyorum
İkramiyeler bensiz çekiliyor dünyada
Daha ilk oturumda suçsuz çıkıyorum
Oturup esmer bir kadını kendim için yıkıyorum
İyice kurulamıyorum saçlarını
Bir bardak şarabı kendim için içiyorum
"Halbuki geyikli gece ormanda
Keskin mavi ve hışırtılı
Geyikli geceye geçiyorum"

Uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum.

5 Ocak 2012 Perşembe

Karl Marx'ın Karısına Yazdığı Mektup



İnsani duyguların en saf ve temizlerinden biri kuşkusuz sevgiliye olan aşktır. Pek çoğumuz hayatımız boyunca en az bir defa bu hazzı yaşar ve hayatımızın geri kalanı boyunca anımsarız.


Bir insana olan bağlılık, bağımlılık değil, muhtaciyet değil, bağlılık; insana yüklediği sorumluluk ve mahcubiyet hisleriyle birlikte kişiye en yoğun duygusal anları yaşatır. Böyle anlarda en sert görünümlülerimiz, en duygusuz zannettiklerimiz dahi içlerinden gelen hislerin, düşüncelerine hükmeden sevginin ve aşkın esiri oluverebiliyorlar.

Karl Marx asla duygusuz bir insan değildi, -ki duygusuz biri olsa tüm yaşamını başka insanların, ezilenlerin, hakları yenenlerin yani işçilerin, emekçilerin hakları için feda etmezdi-. Hayatı boyunca, dünyanın en çalkantılı olduğu dönemlerde  siyasal ve sosyal bir birlikten, liderlikten yoksun olan işçi sınıfının mutluluğu için çaba sarfetti. Enternasyonal'i kurdu ve ilk kez işçileri, Burjuvazi karşısında ciddi bir güç haline getirdi diyebiliriz. Marx'ın yaptıkları bunlarla sınırlı değil ancak burda anlatılacak kadar da kısa değil. 

Marx'ı aşk ve sevgi temalı bir yazıya konu etmemize sebep olan şeyi paylaşmanın zamanı geldi artık. Karl Marx'ın İngiltere'de sürgündeyken karısına yazdığı duygusal ve hayranlık uyandıran mektubunu sizlerle paylaşacağım. Bu daha öncelerde defalarca paylaşılmış bir veri olabilir, ancak internetteki milyonlarca gereksiz ve saçma sapan bilgi kirliliğine karşın, işe yarar ve insanlık dersi verici nitelikteki bu tarz verilerin çoğalması açısından bir katkım olsun istiyorum.

İsmail Kılıçarslan'ın Meksika Sınırı programında okuduğu mektub, duygusal olanlarımızı ağlatabilecek öğeler içermektedir. Kalp rahatsızlığı olanlar lütfen uzak dursunlar :)

İyi dinlemeler...

"Yürekten sevdiğim,
Sana yine yazıyorum çünkü yalnızım ve çünkü kafamın içinde seninle konuşurken senin bunu bilmiyor, ya da karşılık veremiyor olmana katlanamıyorum.

Kısa süreli ayrılıklar iyi oluyor, çünkü hep bir arada olunca her şey ayırt edilmeyecek kadar birbirine benzemeye başlıyor. Yan yana durduklarında kuleler bile cüceleşirken, alelade ve ufak tefek şeyler yakından bakınca kocamanlarmış. Küçük tedirginlikler onlara yola açan nesneler göz önünden kaldırıldığında yok olabilir. Yan yanalık dolayasıyla sıradanlaşan tutkularsa mesafenin büyümesine yeniden büyüyüp doğal boyutlarına dönerler. Aşkımda öyle...

Zamanın aşkımı tıpkı güneş ve yağmurun bitkileri büyüttüğü gibi büyütmüş olduğunu anlamam için senin bir an, sırf rüyada bile olsa, benden koparılman yetiyor. Senden ayrılır ayrılmaz sana olan aşkım bütün gerçekliğiyle kendini gösteriyor: O, ruhumun bütün enerjisiyle yüreğimin bütün kişiliğini bir araya getiren bir dev. Böylece yeniden insan olduğumu hissediyorum çünkü içim tutkuyla doluyor. Araştırma ve çağdaş eğitimin bizi kucağına attığı belirsizlikler ve bütün nesnel ve çzel izlenimlerimde kusur bulmaya iten kuşkuculuk bizi küçük, zayıf ve mızmız kılıyor. Ama aşk Feurbachvari insana aşk değil, metabolizmaya aşk değil, proletaryaya aşk değil, sevdiğine aşk, yani sana aşk, insanı yeniden insanlaştırıyor...

Dünyada çok dişi var, kimileri de çok güzel ama ben, her bir hattı, hatta her bir kırışığı bana hayatımın en büyük ve en tatlı anılarını hatırlatan bir yüzü bir daha nerede bulabilirim? Senin tatlı çehrene sonu gelmez acılarımı, yeri doldurulmaz kayıplarımı bile okuyabilir ve senin tatlı yüzünü öptüğümde acıyı öperim.

Hoşçakal canım. Seni ve çocukları binlerce kere öperim.
Senin, Karl

Manchester, 21 Haziran 1865"


Müşir Fuat - Lepra (seslendiren: İsmail Kılıçarslan)




 

Topu uzak arsaya kaçmış
Bir çocuk olarak karşındayım, benim
Ağzımdaki şekere benzer
Dualar ederim

Tatlı, yapışkan
Çabuk biten
Diş çürüten

Hafriyat çamurundan telsiz yapan
Bir çocuk olarak karşındayım, benim
Kirlenen ellerimle bile
Seni özleyebilirim

Küçük, uzak
Özensiz

Bulduğu her parayla bakkala koşan
Bir çocuk olarak karşındayım, benim
Aldığım en büyük hazzı
Seninle paylaşabilirim

İç içe ve yüksek
Hızlı ve gergin
Kolay gelen, eşsiz

Çayını açık içen
Bir çocuk olarak karşındayım, benim
Büyüklere görünmeden
Bi sigara yakabilirim

Seninle ya da sensiz
Öksürüklerle
Düzensiz

Okumaya erken başlayan
Bir çocuk olarak karşındayım, benim
Bu zeki gözlerimle
Seni öpebilirim

Titrek ve ışıltılı
Dalgın ve unutkan
Bedelsiz

Basamakları atlayarak çıkan
Bir çocuk olarak karşındayım, benim
Dengemi kaybedersem
Sana düşebilirim

Sağlıksız ve korkulu
Çekingen, kırık dolu
Sahipsiz

Kelimeleri yutarak konuşan
Bir çocuk olarak karşındayım, benim
Ağzımı tamamlayabilirsen
Çok teşekkür ederim. .

2 Ocak 2012 Pazartesi

Özgür yazılım, Sosyal, Siyasal ve Etiktir..

  Richard Stallman

 

Özgür yazılım ve daha fazlası için : http://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%96zg%C3%BCr_yaz%C4%B1l%C4%B1m

 

Özgür yazılımın kurucusu Richard Stallman, EMO Ankara Şubesi, LKD, INETD ve Ankara Barosu Bilişim Kurulu`nun düzenlediği etkinlik ile Ankara Barosu Eğitim Merkezi`nde 27 Şubat 2011 Pazar günü `Özgür Yazılım ve Özgürlüğünüz` konulu bir konuşma yaptı. Stallman, konuşmasında, özgür yazılım hareketine katılmanın bilgisayar kullanıcılarının kendi bilişimlerini kontrol etmelerine olanak sağladığını vurgulayarak, genelde, Linux çekirdeği ile kullanılan GNU işletim sisteminin bu özgürlükleri nasıl erişilebilir kıldığı anlattı.
 
 
EMO Ankara Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Ramazan Pektaş açılış konuşmasında şunları söyledi, "Değerli özgür yazılım dostları EMO Ankara Şubesi olarak herkesi saygıyla sevgiyle selamlıyorum. EMO bünyesinde bilgisayar mühendisleri, elektronik mühendisleri, biyomedikal mühendisleri, bilişim alanlarında çalışanlarını da elektrik mühendislerinin yanı sıra barındırdığı için bizim alanımıza girmekte. Bu alanda yapılan her türlü etkinlik tarafımızdan desteklenmekte. Ülkemizin ya da dünyanın bir çok yerinde zaman zaman özgürlüğün ya da başka kavramların kolaylıkla çarpıtıldığını görebiliyoruz. En güncel örneklerinden belki birisi Akdeniz`in karşı kıyısında birilerinin kontrolündeki isyanlar. Tıpkı yıllar önce Türkiye`de bir yöneticinin ‘Bu ülkeye şu düşünce gelecekse onu da biz getiririz` dediği gibi şimdi birileri de  ‘buralarda isyanı bir çıkartırız biz kontrol ederiz` diyorlar.  O anlamda burada özgür bir hareket var. Bu hareketin en önemli kişilerden birisi olarak düşüncelerinizi bizimle paylaşmayı kabul ettiği için Stallman`a teşekkür ediyorum. Burada özgür bir hareket var. Benzer etkinlikleri bay Stallman ile yapmak istediğimizi ilettim memnuniyetle karşıladı. Umarım bundan sonra tekrar aramızda olur.Hepinize bu etkinliğe katıldığınız için teşekkür ediyorum."
Linux Kullanıcıları Derneği Onursal Başkanı Mustafa Akgül de açılışta yaptığı konuşmada şunları söyledi; "Bu toplantı aslında bize bir görev veriyor. Özgür yazılıma gönül veren kuruluşlar olarak, İstanbul`a gelenleri Ankara`ya taşımak, ondan bağımsız olarak Ankara`ya birilerini getirmek konusunda üzerimize görevler düşüyor.

Özgür yazılım hakkında birkaç şey söylemek istiyorum. Özgür yazılım hareketi yazılımın ötesine geçmiş durumda. Özgür yazılım sosyal hareketlere, insanların bağımsızlık ve özgürlük hareketlerine destek veriyor. Özgür yazılım internet ile iç içe geçmiş, insanlığın geleceğine önemli katkıları olan bir durum. Bütün dünyada insanlar daha fazla özgürlük, yönetime katılmak ve refahtan pay istiyorlar. Özgür yazılım insanlığa bunları sağlamaya yönelik araçlar veriyor. Biz de bu çabanın parçası olmaktan onur duyuyoruz."
"Özgür yazılım özgürlüğe saygı gösteren yazılımdır"
Açılış konuşmalarının ardından söz alan özgür yazılımın kurucusu Richard Stallman özgür yazılımı "özgürlüğünüze saygı gösteren toplumunuza saygı gösteren yazılımdır. Bu fiyatla ilgili bir şey değildir, özgürlükle ilgilidir" diyerek tanımladı ve şöyle konuştu; "Özgür yazılımda ifade edilen ‘özgür` ifadesini özgür ifadesi olarak almalıyız. Türkçe`de bu anlam çok açık, özgür dediğinizde hiç kimse İngilizce`deki bedava, ücretsiz anlamını çıkarmayacaktır. İngilizce konuşurken bunu her konuşmamın başında açıklamam gerekiyor. Eğer bir program özgür değilse buna özgür olmayan yazılım veya özel mülk yazılım, kullanıcıları baskılayan yazılım diyoruz. Çünkü özgür olmayan program dijital sömürgeleştirme yaratıyor. Bu yolla da her sömürgeci sistem gibi böl ve yönet politikasını güdüyor, kullanıcıları bölüyor ve çaresiz bırakıyor. Bölünüyorlar yazılımı paylaşmaları yasak çaresizler çünkü kaynak koduna erişimleri yok, programı değiştiremiyorlar. Hatta programın gerçekte ne yaptığını inceleyemiyorlar. Bu programlarda kötü özellikler var bunları keşfetmek zor çünkü kaynak kodlarını bulamıyorsunuz.

Özgürlüğünüze saygı gösteriyor dediğimde kastettiğim çok genel. Siz kullanıcı olarak 4 temel özgürlüğe sahipseniz program özgür yazılımdır. Sıfırıncı özgürlük programı istediğiniz gibi çalıştırma özgürlüğünüzdür. Birinci özgürlük kaynak kodunu inceleme ve değiştirme özelliği bu şekilde bilgisayardaki işlemlerinizi istediğiniz gibi yapabilirsiniz. İkinci özgürlük diğerlerine yardım etme özgürlüğü. Aynen kopyaları istediğiniz gibi diğerlerine dağıtabilme özgürlüğüdür. Üçüncüsü toplumunuza katkıda bulunma özgürlüğü. Dördüncü özgürlük modifiye ettiğiniz versiyonları diğerlerine istediğiniz zaman dağıtabilme özgürlüğüdür.
Bu özgürlükler istediğiniz zaman yapabileceğiniz özgürlüklerdir.
Kaynak kodunu incelemek zorunda değilsiniz, istediğiniz zaman değiştirebilirsiniz. Önemli olan nokta isterseniz dağıtabilme özgürlüğünüzün olması. Versiyonunu modifiye ederseniz dağıtma hakkına sahip olmanız önemlidir.

Eğer program size bu 4 özgürlüğü veriyorsa özgür yazılım diyoruz çünkü bunu dağıtma ve kullanma sosyal sistemi etik, çünkü özgürlüğe ve sosyal dayanışmaya saygı gösteriyor. Bu özgürlüklerden en az biri yoksa ya da yetersizse bu programa özgür olmayan yazılım diyoruz ki bu yazılım etik olmayan bir sosyal sistemi kullanıcılarına empoze ediyor." 

"Özgür yazılım ile özel mülk yazılım arasındaki fark sosyal, etik ve siyasidir"
Özgür yazılım ve özel mülk yazılım arasındaki farkın sadece teknik olmadığını vurgulayan Stallman, özgür yazılım programlarda kötü özellikleri olma olasılığının daha düşük olduğunu kaydederek sözlerini şöyle sürdürdü, " Özgür yazılımla özel mülk yazılım arasındaki fark sosyal etik ve siyasi bir farktır. Programı kullananların içinde yaşadığı sosyal sistemle ilgili. Özgür yazılım programı kullanmanın amacı geliştirmedir, kullanıcılar bunu anlamaya geliştirmeye diğer kullanıcılara dağıtmaya hak sahibidirler. Özel mülk programını kullanımı, geliştirici ilerici değildir bağımlılık yaratır. Bu sosyal bir sorundur. Bunu yapmanın yolu özel mülk yazılım programlardan kurtulmaktır. 

Özgür bir yazılım yapmak topluma katkıda bulunmaktır. Ancak özel mülk yazılım yapmak topluma katkıda bulunmak demek değil, gücü ele geçirmektir. Sosyal olarak özel programlar tuzak gibi işlev görür. Kullanıcıları özgürlüklerinden vazgeçirmeye tuzağa düşürmeye çalışır. Kullanılışlı özellikleri varsa bunlar tuzaklardaki yemlerdir. Bu yemler programı daha tehlikeli hale getirir. Bir özel program yapma ve hiçbir şey yapmama seçeneğindeyseniz hiçbir şey yapmayarak daha az zarar verirsiniz.
Özgür yazılım hareketinin amacı bütün programların özgür olması ve bu sayede tüm kullanıcıların özgür olmasıdır.

Ancak bu 4 özgürlüğü hayati anlama getiren nedir neden bu şekilde tanımlıyoruz özgür yazılımı? İkinci özgürlük tanımını anımsayacak olursak; diğerlerine yardım etme özgürlüğü, tıpatıp kopyaları dağıtma özgürlüğü. İkinci özgürlük olmadan bir programı kullanıyorsanız şöyle bir ahlaki ikileme düşersiniz. Mesela arkadaşınızı bir gün der ki ‘kullandığın program güzel bir programmış bir kopyasını versene.` O anda iki kötüden birini seçmeniz gerekir, birincisi arkadaşınıza kopya programı vermek kullanıcı lisansını ihlâl etmek  ikincisi arkadaşınıza kopyayı vermemek ve program lisansına uygun davranmak. Böyle ikilemin içindeyseniz daha az kötü olanı seçersiniz arkadaşınıza kopyayı vermek ve lisansı ihlal etmek. Bunu daha az kötü hale getiren nedir, iyi arkadaşınızı toplumun iyi bir üyesidir işbirliğinizi hak eder. Buna karşın özel mülk programın geliştiricisi sosyal dayanışmaya bilinçli olarak saldırmıştır. Eğer birine kötülük yapmak zorundaysanız daha kötü olana kötülük yapmak daha iyidir, bu da özel mülk yazılımı geliştirenlerdir. Daha az kötü olmak sizi iyi yapmaz. 

Arkadaşınıza bir kopya verdiğinizde özel mülk yazılımın bir kopyasına sahip olacaktır. 

Hiçbir zaman bu ikileme düşmemek lazım. Birincisi hiç arkadaş edinmeyin. Özel mülk yazılımları geliştirenlerin düşündükleri bu. Benim önerim o yazılımı reddedin. Bana birisi bir program öneriyorsa paylaşmamam icap ediyorsa vicdanım bunu almayı kabul etmiyor, bu yazılımı al götür diyorum. Siz de bunu reddetmelisiniz. Bu propagandayı da reddetmeniz gerekiyor. İşbirliğini ve paylaşmayı şeytani gösteren kelimeler var. Paylaşmanın hırsızlık olduğunu göstermek için ne diyorlar senin amacın onların avı olmak. Birbirinize yardım ederseniz onlara ihtiyaç duymaz sizi sömürmeyi onların elinden almış olursunuz. Paylaşanlara korsan diyorlar. Paylaşmak gemilere saldırmanın ahlaki eş değeridir diyorlar. Gemilere saldırmak çok kötü bir şeydir ama paylaşmak iyidir. Paylaşmak korunmalıdır ve desteklenmelidir. Paylaşmaya saldırmak topluma saldırmaktır. Bu yüzden buna korsanlık demeyin. İnsanlar korsanlık hakkında ne düşündüğümü sorduğunda, gemilere saldırmak kötü bir şey diyorum. Müzik korsanlığı hakkında soru sorduklarında ise gemi korsanlarının kötü müzik çalmadığını  silah kullandıklarını söylüyorum; onların korsanlığı çok müzikal bir korsanlık değil.Onların propaganda terimlerini reddetmemiz lazım, onların propaganda terimlerini tekrarlamayın onu yaptığınız zaman onları desteklemiş oluyorsunuz."

"Özgür olmayan yazılımlar kullanıcıların ifade özgürlüğünü kısıtlıyor"

Bazı bilgisayar programlarının lisansları izin verilmiş kopyaların kullanımını bile kısıtladığını, özgür olmayan yazılımların kullanıcıların ifade özgürlüğünü kısıtladığını anlatan Stallman sözlerini şöyle sürdürdü, "Sıfırıncı özgürlüğe bakacak olursak; bu özgürlük programları istediğiniz zaman kullanma özgürlüğüdür. Kendi bilgisayarınız üzerinde kontrol sahibi olmayı hak ediyorsunuz. Hiç kimse bunun üzerinde kontrol sahibi olmamalı. Bazı bilgisayar programlarının lisansları izin verilmiş kopyalarının kullanımını bile kısıtlıyor. Mesela internet sitelerini yönetmek için kullanılan bir program var. Geliştiriciyi eleştirecek herhangi bir şey yayımlamayı yasaklıyor lisansındı. Özgür olmayan yazılım kullanıcıların ifade özgürlüğünü kısıtlıyor. Sıfırıncı özgürlük hayatidir. Kod ne yazıyorsa onu yapmanız gerekir. Geliştirici size yapmak istediği şeyleri yaptırır, lisansla değil kodun kendisiyle bunu yaptırır. Bunu kontrol edebilmek için birinci özgürlüğe sahip olmalı kaynak koda ulaşma ve bunu değiştirme özgürlüğüne sahip olmalısınız. Bu özgürlüğe sahip değilseniz programın ne yaptığını bilemezsiniz.

Bir çok özel mülk yazılım birinci özgürlüğe sahip değildir içinde kötü özelikler vardır, kullanıcı üzerinde ajanlık yapmaya kullanıcıya saldırmak için arka kapı bırakma özellikleri vardır. Bu nadir olan bir şey değildir. Özel mülk yazılımlarda bu nadir değil sık karşılaşılan sorundur. 

Kullanıcıya kısıtlamaya yönelik özellikler var, kullanıcı bir şey yapmaya çalışıyor ama makine onları durduruyor. Programlardaki arka kapıları bulmak o kadar kolay değil. Kullanıcıyı kısıtlayan özellikler aynı zamanda dijital kısıtlama yöntemi olarak da biliniyor; dijital kelepçeler olarak biliniyor. Windows`ta bildiğimiz arka kapılardan birisi şu ; Microsoft`ta yazılımdaki değişiklikleri zorunlu olarak yüklemeyi getiriyor. Microsoft isterse size sormadan bilgisayarın sahibinden izin almadan bu değişiklikleri yükleyebiliyor. Bir bilgisayarda Windows çalışıyorsa o bilgisayarın sahibi windows`tur. Kullanıcının canını yakmak için tasarlanmıştır.
Macintosh`ta bir nevi virüs taşımaktadır. Bunun içinde de dijital kelepçeler bulunmaktadır. Apple kullanıcılarını kötü güncellemeleri yüklemeye zorlamaktadır. Apple uygulamaların yüklenmesinde de güç sahibidir. Kullanıcılar istedikleri programları yükleyemiyorlar bile. İnsanlar bir yolunu buluyorlar; hapisten kaçmak diyorlar. Bu ürünler hapishane gibi. Apple aktif olarak bunlarla mücadele ediyor. Kullanıcı kısmen özgürleşmişse bazı kullanılamayan özellikler ortaya çıkıyor. Burada da bir arka kapı var. Apple yüklenmiş uygulamayı uzaktan zorla silebiliyor. Adobe bazı programları yüklemeye izin veriyor, kullanıcılardan para istemiyor. Adobe Flash Player kullanmaya başladıysanız silin."

Richard Stallman, özgür yazılım fikrinin nasıl ortaya çıktığını ve yaygınlaştığını anlattığı sunumunun ardından salondaki katılımcıların sorduğu soruları yanıtladı. Sunumun ardından EMO Ankara Şubesi Yönetim Kurulu tarafından Richard Stallman`a hediye verildi ve katılımcılarla hatıra fotoğrafının çekilmesi ile etkinlik sona erdi.

30 Aralık 2011 Cuma

Sözde Demokrasi...



                                                                        

Dostum dostum, 
güzel dostum
bu ne beter çizgidir bu
bu ne çıldırtan denge
yaprak döker bir yanımız
bir yanımız bahar bahçe
...







Yukarıdaki dizeler Hasan Hüseyin Korkmazgil tarafından yazıldı ve Ahmet Kaya tarafından bestelendi. Biri “Sol” geleneğin en önemli kültürel değerlerinden biri, ötekisi yine “sol” geleneğin son yıllarda içerisinden çıkarttığı en önemli sanatçı denilebilir. Her ikisine de güzellemelerde bulunmayacağımı belirtmek isterim. Yalnız yukarıdaki dizelerin ilk okuyuş ve dinleyiş anından itibaren insanda bıraktığı derin izi vurgulamadan geçmek gerçekten ayıp olacaktır. Şarkı ve şiiri sevene de sevmeyene de saygı duymakla birlikte, insan yaşamını ve Türkiye'deki yaşam koşullarını en iyi ifade eden söz öbekleriyle muhattap olduğumuzu da belirtmeliyim. Bu da yine yukarıdaki düşünceler gibi, benim kişisel düşüncelerim.


Gerçekten de nasıl bir çizgi bu? Nasıl bir ülkede ve toplumda yaşıyoruz? Bu sorular çoğaltılabileceği gibi bunlara verilecek cevaplar çoktan seçmeli olamayacak kadar tek düze maalesef.

Neredeyse bir iç savaş ortamında yaşıyoruz ve muhattap olduğumuz tüm hukuki süreçler savaş dönemlerinin ve totaliter rejimlerin hatırlatıcısı konumundan öteye gidemiyor. “Sözde” kelimesini bugüne değin “Ermeni” ya da “Kürt- Kürdistan” kelimeleriyle yanyana duyduk ve bu ancak resmi ideolojinin bir dayatması olarak karşımıza çıktı. Toplumun bir kesimi (azımsanamayacak kadar çoğalmış durumdalar) tarafından benimsenen ve neredeyse adam öldürme sebebi olacak raddeye varan bu niteleme, aslında en çok kendisini kullanmakta ısrar edenleri niteleme noktasında işlevsel bir hal alacaktır. Ağızlara pelesenk edilmiş haliyle “demokrasi” kelimesine en çok yakışan niteleme sıfat bu “sözde” kelimesi olacaktır. Sebebi çok basit, sözde bir demkrasiyle muhattap ediliyoruz da ondan.

AKP hükümetinin her fırsatta üzerini örtmeye çalıştıkları iki yüzlülüklerini en açık ifade eden şey bu olacaktır. Kürt meselesinde sürekli vaatlerde bulunup yalnızca sisteme dahil edebildikleri, ehlileştirdikleri Kürtlere demokratik yüzlerini gösteren AKP bürokratları ve onların elinden geçen Anayasayı uygulayan hukuk adamları iş muhalif olanlara geldiğinde şiddetin en alasını uygulamaktan geri durmuyorlar. İş şiddet meselesi olmasa da bu yaşanan sürecin görünen yüzünü oluşturduğu için önemli benim açımdan. İşin daha da derininde bir “tecrit” politikasının yatması ise en acı tarafı. Bu politika gereği, istediklerini yaptırabildikleri muhalif kanalları muhafaza edip, koruyup, kollayıp, muhalefet alanında uzlaşmayanların dışlandığı, ezildiği, şiddete maruz kaldığı bir ortamla karşı karşıya kalıyoruz. Burada şiddet hem fiziksel hem de psikolojik olarak çift taraflı olarak yürütüldüğü için “tecrit” politikasının direkt şiddetten daha kapsamlı bir saldırı olduğu açık. Bu yöntemle muhalefet kanallarının halk ile buluşması engellenmek istenmekte, kitlelerden kopan hareketlerin marjinalleştirilip yalnızlaştırılması amacı güdülmektedir. Yeni olmayan bu yönten uzun süredir Türkiye'de devlet atrafından uygulanmaktaydı. F tipi hapishaneler saldırılarıyla en ağır ve travmatik hamlesini gerçekleştiren devlet erki onlarca insan hayatına mal olmasına karşın, henüz tam anlamıyla tecrit politikasında başarıya ulaşmış sayılmaz. Ölüm orucu direnişleri bu saldırıları gündemde tutarak unutulmasını engellemiş ve halkın tecrit politikalarından haberdar olmalarını sağlamıştır. Ancak ne hükümet ne de iktidarın geri kalan parçaları tecrit uygulamasından vazgeçmek niyetinde değiller. Kürt sorununda silahlı yöntemlerin tecrit edilmeye çalışılması ile Kürt siyasal mücadelesinin önüne set vurmak niyetinde oldukları açık. Bunlar başka yazılarda uzunca üzerinde durulacak konular olduğu için daha fazla üzerinde durmayacağım.

Asıl üzerinde durulması gereken meselenin “tecrit” politikası ve bunun vatandaş ile arasındaki ilişki olduğu fikrindeyim. Örgütlü mücadele yürüten insanların karşılaştıkları sorunlar “örgüte katılmasaymış!” tarzı tepkilerle görmezden gelinse de vatandaşın birebir tecrübe ettiği yöntemler onlar açısından daha öğretici olmaktadır. Bir örnek vermek gerekirse, şehirlerin varoşlarında yaşayan gariban vatandaşların evlerinin yıkılması ve şehir dışına yapılan yeni yerleşimlere gönderilmeleri önemli bir örnektir. Edirne'deki Roman'ların şehrin dışına nasıl itildiklerini hatta atıldıklarını hepimiz izledik, gördük. İstanbul içinde yaşanan yıkımlar ve oralarda yaşayanların da yine şehrin dışına itildiklerini biliyoruz. Barınma sorunu odaklı bu tecrit politikasıyla insanlar sıcak ve birebir ilişki kurabildikleri mahallelerinden koparılıp soğuk apartman ilişkilerinin kucağına itiliyorlar. Bu sayede oluşabilecek bir örgütlenmenin uzun vadede önüne geçildiğini düşünebiliriz. Aynı apartmanda yıllarda oturup komşusunu tanımayan milyonlarca insandan söz edilebilir bu noktada. Komplo teorilerini andırsa da bunun büyük bir planın parçası olduğunu düşünmememiz için hiçbir gerekçe yok.

Bir dönem üniversite öğrencilerinin halktan tecrit edilmeye çalışıldığına şahit olduk. Öğrenci deyince insanlar güvenilmez birinden söz ediliyormuş gibi davranıyorlar ve Öğrenci faaliyetlerinden uzak tutuluyorlardı. Öğrenci evleri (özellikle muhalif olduğun biliniyorsa) birer örgüt evi muamelesi görüyor öğrenciler ev bulmakta zorlanıyorlardı. Hala daha muhalif kimliğinizi açığa vurarak ev bulmakta büyük zorluklar yaşarsınız, gizlemek zorunda kalabilirsiniz. Öğrencilerin bütün hak arama gösterileri terörize edilerek adeta polis şiddeti meşrulaştırılmaya çalışıldı. 1 Mayıs eylemlerine katılan biri olarak, yaşanan şiddetin birebir tanığı olan biri olarak söyleyebilirim ki o şiddet görüntüleri (polis şiddeti) kolay kolay unutulacak cinsten değildi. Ama burası nasıl bir çelişkiyse kendini (nasıl yaptığını anlamadığım bir şekilde) Avrupa devletlerinin demokrasi kriterleriyle yarıştıran bir hükümetin egemen olduğu ülke aynı zamanda. İşte bu noktada “sözde” nitelemesinin ne denli oturduğunu görebiliriz.

En ufak hak arama girişiminde bütün hukuk yolları kilitlenmekte ve kolluk kuvvetlerinin şiddetli müdahalesi devreye girmektedir. İnsan hayatı bu durumlarda “devletin bekası” gereği görmezden geliniyor, ölümler yalnızca birer istatistiki veri halinden öteye geçemiyor maalesef. “Sözde” milliyetçi birinden bir askerin ölümüyle sonuçlanan PKK eylemi sonrasında “neyse ki 1 kişi ölmüş” lafını duyduktan sonra bunun tescili için fazla veriye ihtiyacımız olacağını sanmıyorum.

İnsan hayatı maalesef önemsiz bir mevzu artık. İnsanlığını kaybeden bir toplumun nasıl çıldırtan bir denge üzerine kurulduğunu ve nasıl beter bir çizgi üzerinde hareket ettiğini her geçen gün daha derinden hissediyoruz. İnsanlarımız içi boş birer et yığını halinde etrafta dolanmaktalar. Öyle ya, hayat hakkında fikir üretmeyen, olaylar karşısında refleks geliştiremeyen et yığınına insan demek mümkün mü? Ancak bir çelişki var ki aslında trajikomik bir mevzu. Hayvan hakları savunucuları bir dönem (özellikle bu yaz) gündemden düşmediler. Taksim'de stand açtıklarında hayvanlara uygulanan işkenceleri ve insanlık dışı davranışları haykırıyorlardı. Onlar da nasıl bir insanlık aşınmasına uğramışlarsa artık, yanı başlarında bulunan “TAYAD'lı Aileler” standına bir kez dahi uğramamışlardı. İnsana işkence ve kötü muamele serbest kalsın demiyorlardı ama buna sessiz kalmayı tercih ediyorlardı. İnsan haycandan daha değersiz görülür hale gelmiş sanırım artık. Hoş bazı durumlarda hayvanlar insanlardan daha yakın ve insani geliyor ve insandan daha yakın dost olabiliyor ama mevzubahis insanlar o tarz insanlarla karşılaştırılamayacak kadar insani değerleri yücelten insanlardır, bunu da belirtmek gerek. İnsan denilen yaşam formundan daha ileri bir adım beklemeden edemiyor insan. Yine de aşağılamak gibi bir hataya düşmemek gerektiğini biliyorum.

Devrimcilerin toplumdan tecrit edilmesinin belki de güzel bir örneğiydi bu. Siyasi bir suçu varsa (düşünce suçlusu olsa dahil) eğer onun hakkını savunmak tehlikeli bir durumdur, uzat durmak gerekir fikrinden başkası değil bu. Bu da “tecrit”ten başkası değil.

Bu yazıyı Cemal Süreya'nın bir şiiriyle bitirmek istiyorum. Sevgili “sözde” demokrat özde Faşistlerimiz bu şiir sizler için yazılmış ve tarafımdan yazıya eklenmiştir.


...

Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
anamız çay demliyor ya güzel günlere
sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
bu, böyle gidecek demek değil bu işler
biz şimdi yan yana geliyoruz ve çoğalıyoruz
ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
işte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz.”1

...


1Cemal Süreya'nın “555 K” isimli şiirinden alıntıdır. Şiirin tamamına erişmek için : http://saimbalkaya.blogspot.com/2011/05/biz-simdi-alcak-sesle-konusuyoruz-ya.html

29 Aralık 2011 Perşembe

555 K - Cemal SÜREYA



şimdi bursada ipek çeken kızlar
bir karasevda halinde söylemektedir:
görmeğe alıştığımız nice yazlar
kimleri alıp götürdüler ama kimleri
karanfil bıyıklı genç teğmenleri
ak saçlı profesörleri, öğrencileri
adları şuramıza işlemektedir
ah dayanmaz dayanmaz bakmaya gözler
bir karasevda halinde söylemektedir
şimdi bursada ipek çeken kızlar

şimdi erzurumda çift sürenlerin
geçit vermez kaşlarının altında
derindir, ıssızdır, korkunçtur gözleri
sabanın demiri girdikçe toprağa
hınçlarını gömmektedir içine yerin.
çünkü millet hayınları ankaralarda
çünkü izmirlerde, çünkü istanbullarda
çünkü başka yerlerinde memleketin
kanına girdiler masum gençlerin
işte onun için karanlıktır gözleri
şimdi erzurumda çift sürenlerin.

şimdi saat sekizdir başlar gecemiz
gündüzü kısalttılar geceyi uzattılar
şimdi acının ve hüznün göklerinde
umudun yıldızı sarı yıldız mavi yıldız
uykumuzun bir ucunda bombalar
bir ucunda hürriyet inancı sabaha kadar
ingiliz usulü piyade tüfekleriyle
insanca yaşamanın onuru arasında
milletcek bir gidip bir geliyoruz
şimdi saat sekizdir başlar gecemiz

şimdi ay doğar bulutlar arasından
kavat derebeyleri yüreksiz bolu beyleri
hırsızlar, yüzde oncular, kumar erleri
cebren ve hile ile haklarımızı alan
zulmü ve alçaklığı yöneten murdar üçken
biliyor musunuz bir orman gelişiyor şimdi
türküleri duyuyor musunuz nice derin
yakılmış çoban ateşleriyle dağlarda
karanlığı tutuşturup bir köşesinden
geceyi gündüze çevirenlerin

biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
anamız çay demliyor ya güzel günlere
sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
bu, böyle gidecek demek değil bu işler
biz şimdi yan yana geliyoruz ve çoğalıyoruz
ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
işte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz.”

23 Aralık 2011 Cuma

MEMLEKET İSTERİM - Cahit Sıtkı Tarancı



Memleket isterim
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;
Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.

Memleket isterim
Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun;
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

Memleket isterim
Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun;
Kış günü herkesin evi barkı olsun.

Memleket isterim
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
Olursa bir şikâyet ölümden olsun.
 
 
C. Sıtkı Tarancı 

5 Kasım 2011 Cumartesi

Turgut Uyar- Uzak Kaderler İçin








UZAK KADERLER İÇİN

Birgün, bir yağmurla garip garip 
-Çoluğu çocuğu terk edeceğim.- 
Bir sevgiyle doymayacak kalbim, anladım 
Alıp başımı gideceğim.


Asır yirminci asırdır, amenna 
Bir yanımda sevgilerim, bir yanımda sancım 
Neon lambaları büsbütün karartır gecemizi 
Uzaklar daha uzaklaşır 
Bir define çıkarır gibi kayalardan, Ademden beri 
Sımsıcak sevgilere muhtacım. 

Bir gün alıp başımı gideceğim 
-Yıldızlar ışısın, yollar üşüsün, yollar...- 
Belimi bir ılık şal sarsın, mavi 
Hüzünlü bir serencamın ardından, şarkısız 
Rüyalarım unutulmuş bir handa pes desin 
Görmüş geçirmiş bir çift duygulu dudak karşısında.

Kendi kendine çekilmez oluyor ömrüm 
Her insanın ayrı ayrı yaşayabilsem kaderinde 
Diyarı gurbette kanlı bir aşk 
Bahtsız bir çocukluk uzak köylerin birinde 
En uzak beyazlar, 
En yakın ikindilerde, duygulu 
Ve bir sahil meyhanesinde bir akşam 
İçip içip ağlasam...

Nasıl kısa kesmeli bilmiyorum? 
Herkesin derdinden pay isterken. 
Uzak kaderlerin suları çağlar simdi 
Yıldızlar dökülür sonsuza içimizden.

Birgün, bir parkta otururken, biliyorum 
Bir el yağmurla dokunacak omuzuma 
Bir çift göz, bir davet, bir kalp 
Çoluğu çocuğu terk edeceğim. 
Yapraklar dökülecek, çiçekler solacak 

Bir sonbahar, bir sabah ve bir yağmur olacak 
Toprak ve insan kokularıyla, 
Uğultulu bir sarhoşluk içinde, yıllar için 
Başımı alıp gideceğim.

Turgut Uyar

7 Ekim 2011 Cuma

Dershane sistemine bir eleştiri



Antalya’da yaşayan 25 yaşındaki genç öğretmen adayı arkadaşımızın yaşadığı apartmanın 4. katındaki dairelerinin balkonundan “bunca yıl 300 lira için mi okudum!” diyerek kendisini boşluğa bırakarak yaşamına son verdiği zamanların üzerinden fazla bir süre geçmiş değil. Aynı zamanları yaşıyoruz diyebiliriz hâlâ.

Niyetim bir genç insanın ölümünü konu edinip dramatik bir yazı kaleme almak değil. Ama “giriş” niyetine yazılan şu mısraları yazarken dahi “içimde ölen biri” varmış gibi yazmakta zorlandığımı söylemem gerekiyor. Haberi ilk okuduğumda, yakın zamanda bir dershane ile görüşmeye gitmiş ve benzer bir durumla ben de karşılaşmıştım. Tarih bölümü mezunu olan bana sunulan teklif, “Tarih ve Coğrafya derslerine gireceksin, bir de Sosyal Bilgiler dersini vereceksin” şeklinde interdisipliner bir nitelikteydi. Teklifi ilk duyduğumda kulaklarıma inanamadığımı söylemeliyim... Okulda geçirdiğim süre içerisinde özellikle interdisipliner bir karakterin benimsenmesiyle toplumların tarihinin daha ayrıntılı ve gerçeğe yakın anlaşılabileceğine dair olan inancım artmıştı ve bu teklif ile aklımda yer edinen bu fikirlerin iş alanında nasıl trajikomik bir şekilde karşıma çıktığını görünce şaşkınlığımın yanında karşımdaki pişkinliğin derecesine de şaşırmıştım. Zira karşımdaki dershane sahibi, nam-ı diğer “düzenbaz” bu çalışma koşullarının yanında bir de sigortasız çalışacağımı muştuladı. Ha, 400 TL aylıkla çalışacağımı da ekledi fazla zaman geçirmeden. 

İlk gün, teklif edilen çalışma koşullarının ve aklımdaki interdisipliner yaklaşımın birbiriyle olan bağını ve etik anlamdaki farklılıklarını düşünmekle ve kesin bir cevap vermeden geçti. Mezun olmadan önce fazla mı hayal kurmuştum yoksa?! Fazla uzatmadan vardığım sonucu paylaşayım istiyorum: dershane sistemi (stajyerlik maskesi altında) öğretmenlik mesleğinin onurunu ayaklar altına alan bir kimliğe sahiptir. Dershane sahibine de“teklifiniz sadece bana değil, aynı zamanda ‘öğretmen’ adayı olan ve öğretmenlik mesleğini icra eden herkese yapılan bir hakarettir, öğretmenlik mesleğinin onurunu ayaklar altına alan ve onu lekeleyen bir tekliftir, bu sebeple teklifinizi reddediyorum” diyerek mekândan uzaklaştım.

Neden bu sonuca vardığıma gelirsek; öncelikle taze mezunları 2 yıl stajyer öğretmen adı altında, ucuza ve güvencesiz çalıştırarak onları, eğitimin parayla alınıp satılan bir meta olduğuna ikna ettiği için. Daha sonra eğitimin metalaştırılmasına paralel olarak yetkin olmayan (felsefi anamda) insanların sırf sömürüye ayak uydurdukları için “öğretmen”sıfatıyla ortalıkta dolanmasına, dolayısıyla bir “öğretmen enflasyonuna” ve mesleğin içinin boşaltılmasına ya da başka bir deyişle “mesleki deflasyona” ve aşınmaya yol açtığı için... Bunların yanında her yıl artan oranda mezun veren bölümlerin seri üretime geçmiş bir fabrikayı andırdığını düşünürsek, piyasaya sürülen işsiz öğretmen (adayı) sayısının sürekli artacağını (ve arttığını) söyleyebiliriz. Bunun yol açtığı şey ise bir yandan dershane sahiplerinin ahlaki kriterleri hiçe sayan tekliflerinin giderek daha acımasız ve gayri ahlaki olması, bir yandan giderek artan oranda yedek iş gücü (bunu “öğretmen enflasyonu”olarak adlandıralım)  ve bunun da yol açacağı şey ise yukarıda özetlemeye çalıştığım“mesleki aşınma” ve “mesleki deflasyon” dur.

Devlet ve ilgili bakanlıkları özellikle bu süreci körükleyerek (daha fazla üniversite açarak, daha fazla üniversite mezunu işsiz yaratarak) dershane sistemini ayakta tutarken, aynı zamanda mevcut eğitim sistemini de dershane sistemine angaje etmenin telaşında gibiler. Daha ilköğretimden sonra dershaneye verilmeye başlanıyor artık öğrenciler. Artan öğretmen ihtiyacı da taze mezun adaylardan “stajyer” adı altında sağlanıyor. Tam bir rezalet...

Öğretmenlik mesleği (bana göre asla bir sektör anlamında değil tamamen idealist bir talep-talip ilişkisi ifade edilmek isteniyor) devlet eliyle yürütüldüğünde çalışana memur denilmekte fakat özel sermaye dershanelerinde çalışanlara artı bir sıfat kazandırmamakta. Bu da aslında ne kadar güvencesiz bir seçim olduğunun ifadesi olmalı. “Biraz dişini sık, iki sene çalış hele daha sonra bak nasıl refaha kavuşacaksın. Özel ders bile verirsin” şeklinde başlayıp aynı minvalde devam eden çok sayıda cümle duyan biri olarak bu cümleyi kuran her bir bireyin “insani değerlerinden” şüphe duyduğumu da belirtmek istiyorum.

Yukarıdan aşağıya bu yazıyı okuma zahmetinde bulunan herkes bir de aşağıdan yukarıya okursa şunu görmeden edemeyecektir: “Bu sorun sistem sorunudur!”. Ortada insani olmayan piyasa koşullarının (buna isterseniz neo-liberal politikalar diyelim, (eskisinden farkı neyse?)) pençesine terk edilmiş bir eğitim sistemi söz konusu. Bir komplo teorisi olarak dershane sisteminin, resmi eğitim sisteminin niteliksizleşmesinden büyük rantlar elde ettiğini ve bu niteliksizleşmeyi teşvik ettiğini; hatta bunun en önemli sebebi olduğunu, başka bir deyişle bu sorunun hem sebebi hem de sonucu olduğunu iddia edebiliriz. Paradoksal bir denklem olan bu durumun kısa vadede bir çözümü olmasa da uzun vadede bir reform ile çözüme kavuşturulacağını düşündüğümü de eklemem gerekiyor. Bu reformu yapacak yiğitlik de ne mevcut hükümette ne de ona rakip muhalefet odaklarında mevcut gibi görünmüyor.

Şimdi ne yaptığımı merak eden arkadaşlar olabilir belki (etmeyenlerin çoğunlukta olduğunu bilsem de), onlar için kısa bir açıklama ekleyip daha sonra konuyu toparlayayım. Üniversiteden mezun olduktan sonra “bir deneyeyim” diye dershane kapısını aşındıran biri olarak geleceğimin orada olmadığını da görmüş bulunmaktayım. 400 TL aylık ücretle 3 ayrı branşta ders okutması istenen ben, şu an alakasız bir meslek grubunda faaliyet göstermekteyim. 650 TL aylık ücret ve bahşiş ile ortalama 900-1000 TL kazanacağım vaat edilen garsonluk mesleğini icra ediyorum. Günde 12 saat çalışmam istense de, doğallığında yapmam gereken meslek dalıyla karşılaştırılınca daha cazip geldiği açık. Hele bir de öğrenciyken “kredi” aldıysanız ve geri ödemesi gelmişse bu işin altın değerinde bir fırsat gibi geldiğini söylemem gerek. Ne kadar trajikomik değil mi? Yıllarca eğitim al, bin bir zorlukla karşılaş ve bir sürü sıkıntıyla mezun ol; işsiz kalman yetmezmiş gibi bulduğun işlerde de sömürünün en derinini yaşa. İlk iş deneyimine bu şekilde başlayan insanların hayatlarının devamında tepkisel yaklaşmalarını beklemek biraz garip kaçıyor sanırım. Aldığım eğitimin karşılığını kesinlikle piyasa ekonomisinin bir yansıması olan dershane sistemi içerisinde alamayacağımı biliyorum, bir yüksek eğitim kurumunda aşamalı olarak yükselme (akademik kariyer) hedeflerimin ise ne kadar taze kalacağını şimdiden kestirmek zor. Her ne kadar bu çiçeği sürekli besleyip canlı tutmaya çalışsam da hayatın soğuk yüzü, kıran girmişçesine bütün beklenti ve hayallerimizi soldurmaya çalışıyor. Burası Türkiye ve burada herkes herkes olabiliyor, ne de olsa namı diğer “Küçük Amerika”... Biz aklımızı ve kafamızı kullanamadığımız için başarısız oluyoruz.  Başarısız olduğumuz doğru aslında. Kendi adıma konuşmam gerekirse (ki gerekir) piyasa ekonomisinin egemen olduğu şehir merkezlerinde yaşamak için gerekli beceriden ya da beceriksizlikten yoksunum sanırım. Bu sebeple birçok alanda becerikli olduğumuzu düşünsem de bu ahlaki erozyona tahammül edemediğimiz ve ona ayak uyduramadığımız için gerçekten bizler başarısız oluyoruz.

Kimseye benim gibi yapın demiyorum, diyemem de... İnsan tecrübeleri, öncelikleri ve meselelerin yakıcılıkları bu derece farklıyken tep tip bir tepki ortaya koymanın hayal ürünü olacağının farkındayım. Ama işsiz öğretmen adaylarının, işsiz işçi adaylarından hiçbir farkı olmadığını, bir sektörü ayakta tutacak yedek iş gücü olduklarını ve mevcut çalışma koşullarından rahatsız oldukları halde işsiz adayların çokluğundan ötürü işini kaybetme korkusuyla sessiz kalan çoğunluğun sesini bastıran en önemli etmen olduklarının bilincinde olmalarını dileyebilirim kendilerinden.

Ceyda Cansu Denker (25) isimli arkadaşımızın trajik ölümü kaç kişide travmatik bir acı hissi yarattı bilemem; ama benim dershaneden aldığım teklifi reddetmemin en önemli sebebi olduğunu söyleyebilirim. Kendisi belki de apolitik gençlik kervanının bir üyesiydi ve hatta politik tavır alan statüdaşlarıyla siyasi-politik karşıtlık içerisinde dahi olabilirdi; onu önemli kılan şey her şeyden öte “insanca yaşamak” için aldığı eğitimin karşılığının piyasa koşullarınca belirlenemeyecek kadar değerli olduğun altını çizmesiydi. Eğitimin ticarileşmesi, yukarıda ifade etmeye çalıştığım bazı kavramları doğurmakla birlikte, bu arkadaşımızda olduğu gibi travmatik sonuçlara da yol açmaktadır. Devlet bu ayıbıyla yüzleşmek ve yurttaşlarına insanca yaşamanın kanallarını açmak zorundadır. Bunu isteyerek ve severek yapmayacağı çok açık. Çünkü, yukarıda da özetlediğimi sanıyorum, dershane sistemi, resmi eğitim sisteminin tamamlayıcısı vazifesi görmekte, hem eğitim sistemindeki bozukluğun sebebi hem de sonucu olmaktadır. Acaba kaç okul müdürünün dershane bağlantıları var? Ya da öğretmenlerin?!. Yukarıda birileri el sıkışmış da aşağıdakiler bundan habersiz kendileri hakkında verilen fermanı uygulamaktalar sanki...

Bu gibi olayların sıkça yaşanmasını istemiyorsak elimizin taşın altında ezilebilme ihtimalini göze almalıyız. Acı çekmek, eğer mutlu bir yarın için isteyerek ve bilerek yani özgür iradeyle yaşanıyorsa, er ya da geç mutluluk getirecektir. Oysa her türlü mücadele alanından giderek soyutlanan (sanal âlem gibi sanallaşan) insanlar, edilgen olarak kendilerine dayatılan veya kendileri için yeterli görünenle yetinmek ve her daim kendi onurunun sermayesinden (cepten) yiyerek kendini tüketecektir. Onurlu bir gelecek ve başka bir dünya mümkün! Yeter ki görmek isteyelim.

Bu yazı şu adreste yayımlandı: http://www.kronikmuhalif.com/default.asp?m_id=3&c_id=7994&title=Ferhat%20ve%20Berna%20%D6zg%FCr